Ana Sayfa Ana Sayfa  Forum Forum  Balkanlar TV Balkanlar TV  Tarihte Bugün Tarihte Bugün  Haberler Haberler  Makaleler Makaleler
Son mesaj - Gönderen: Taran Kedi - Cuma, 06 Nisan 2012 15:50
Balkan Türklerinin Buluşma Noktasına Hoş Geldiniz.
Balkanlar.Net
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Eylül 26, 2017, 03:07:20
151.700 Mesaj 8.683 Konu Gönderen: 8.295 Üye
Son üye: figenbakay
Balkanlar.Net  |  Balkan Dünyası  |  Pomaklar , Goralılar , Torbeşler  |  Konu: popüler kültür(POMAKLAR) 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 [2] 3 4 5
Gönderen Konu: popüler kültür(POMAKLAR)  (Okunma Sayısı 22555 defa)
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #10 : Ocak 24, 2007, 07:40:51 »

Türk Kimliğini ve Kültürünü İnkar
Yunan yönetimi, Lozan Anlaşması’nda Batı Trakya azınlığıyla ilgili kullanılan “Müslüman” teriminden yola çıkarak Batı Trakya’da yaşayan azınlığın Türk değil, Müslüman olduğunu iddia etmektedir. Lozan Anlaşması’nda “Türk” yerine “Müslüman” ibaresinin kullanıldığı doğru olmakla birlikte bu, temelde iki nedene dayanmaktadır. İlk neden, Batı Trakya azınlığının Yunan uyrukluğunda, Türkiye’deki Yunan azınlığının da Türk uyrukluğunda bulunmasından dolayı bu azınlıkların ayırt edilebilmeleri için din öğesinin kullanılmasının hem zorunlu, hem de tarihsel geleneğe uygun olmasıdır. Diğer neden ise, Osmanlı İmparatorluğu’nda etnik temelli “ulus” yerine din temelli “millet” gerçeğinin ve bilincinin hakim olmasıdır. Yunan yönetimi azınlığın “Müslüman” kimliğini öne çıkararak ve etnik kökenini redderek Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgede yaşayan azınlık üzerinde herhangi bir şekilde söz sahibi olmasını engellemek istemektedir. Öte yandan, azınlığın da Türkiye’ye herhangi bir şekilde yakınlık ya da aidiyet hissetmesi engellenerek asimilasyon süreci hızlandırılmak istenmektedir. Nitekim Yunan yönetimi, sadece Türklerin değil, ülkede yaşayan Makedon ve Arnavutların da etnik kimliğini tanımamaktadır.
Yunanistan, geçmişteki uygulamalarıyla aslında Batı Trakya’daki Türk varlığını kabul etmiştir. Nitekim 30 Ocak 1923’te imzalanan “Türk-Rum Ahalinin Mübadelesi Ahitnamesi” adını taşıyan sözleşmede de “Türk” ve “Rum” ifadeleri kullanılmaktadır. 1954 yılında çıkarılan yasa da “Batı Trakya’daki Türk Okullarının İşleyişi ve Denetimi Hakkında” başlığını taşımaktadır. Bu dönemde azınlığa ait okulların tabelalarında da “Türk Okulu” ifadesi yer almaktadır.

Batı Trakyalılar kendilerini Osmanlı torunları olarak kabul etmektedir. Onlar, Müslüman ve Türk kimliklerini birbirinden ayrılmaz iki parça olarak değerlendirmektedirler. Bu nedenle, Batı Trakyalı Müslüman Türklerin gözünde Türkiye sadece soydaşlarının yaşadığı bir ülke değil, aynı zamanda uğruna yıllardır mücadele verdikleri Müslüman Türk kimliğinin hayat bulduğu yerdir. Bölgede Türk ve Müslüman kimlikleri o kadar iç içe geçmiştir ki, çoğu zaman biri diğerinin yerine kullanılabilmektedir. Hatta Batı Trakyalılar bölgede yaşayan tüm Müslümanları etnik kökenine bakılmaksızın Türk olarak kabul etmektedirler.
Batı Trakya’da hem etnik köken esas alınarak bir seçim yapılmadığından hem de gruplar arasındaki evlilik bağlarından ve yakın ilişkilerden dolayı bölgede ne kadar Türk, Pomak ve Çingene yaşadığı bilinmemektedir. Ancak, Müslüman Türk azınlığın etnik kimliğini reddeden ve azınlığın tamamını “Müslüman azınlık” olarak tanımlayan Yunan yönetimi, Batı Trakyalıları etnik aidiyete göre sınıflandırma söz konusu olduğunda bu grupları kesin bir şekilde birbirinden ayırmaktadır. Buna karşılık, Batı Trakya’da özellikle köylerde yaşayan Pomaklar, Türk ve Müslüman kimliklerini eşdeğer kullanmaktadırlar. Pomak aileler, konuşma dili olarak Türkçe’yi tercih ettiklerini ve çocuklarına Türkçe’yi öğrettiklerini söylemektedirler. Çünkü, Türkçe konuşmak Müslüman kimliğinin olmazsa olmazı olarak görülmektedir. ABD’nin 1993-2004 yılları arasındaki Yunanistan ile ilgili tüm raporlarında Pomakların kendilerini Müslüman ve Türk olarak tanımladıkları vurgulanmaktadır. Batı Trakya’daki diğer Müslümanlar gibi onlar da Yunan hükümetinin sadece Müslüman kimliğini tanıması ve Türk kimliğini reddetmesinden rahatsızlık duymaktadırlar.

Diğer taraftan ise, Yunan resmi makamları, Batı Trakya’da yaşayan Türk azınlığın etnik kimliğini reddetme ve azınlık mensuplarını Müslüman olarak tanımlama yönündeki ısrarlı tutumunu devam ettirmektedir. Etnik kimlik yerine dinî kimliği ön plana çıkararak azınlığın Türkiye ile bağlarını zayıflatmayı amaçlayan Yunan yönetimi, azınlığı Türk, Pomak ve Çingenelerden oluşan karmaşık bir topluluk olarak tanımlamaktadır. Ancak geçmişte olduğu gibi bugün de Batı Trakya’da böylesine kesin bir ayrım söz konusu olmamıştır.
Bugüne kadar, Yunan yönetimi tarafından Türk kimliğinin tanınması yönünde olumlu herhangi bir adım atılmamakla birlikte, dönemin Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu 1999 yılında verdiği bir demeçte “Hiç kimse Batı Trakya’da Türk kökenli Müslümanların varlığını inkar edemez. Sınırlar zorlanmadığı takdirde benim için bir Batı Trakyalının kendisini Türk, Bulgar veya Pomak olarak tanımlamasının bir önemi yoktur” demiştir. Bu ifade koşullu olmakla birlikte Türk kimliğini kabul etmek olarak algılansa da, resmi olarak bundan sonraki süreçte Türk kimliğini tanımaya yönelik bir gelişme olmamıştır.
Batı Trakya’da Müslüman Türk azınlık tarafından kurulan dernek ve vakıf gibi sivil toplum kuruluşlarının isminde “Türk” ifadesinin yer alması Yunan yönetimi tarafından kabul edilmemektedir. Geçmişte olduğu gibi bugün de bir derneğin tabelasında Türk ifadesinin yer alması en önemli kapatma nedeni olabilmektedir. Bu sebepten dolayı 1984 yılında İskeçe Türk Birliği ve Gümülcine Türk Gençler Birliği, 1985 yılında da Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği kapatılmıştır. 21 Mart 2001 tarihinde kurulan Rodop İli Türk Kadınları Kültür Derneği’nin de 20 Eylül 2002 tarihinde Rodop İstinaf Mahkemesi’nde görüşülen davasının kararı ise 17 Ocak 2003 tarihinde açıklanmış ve mahkeme; ismindeki “Türk” kelimesi nedeniyle, böyle bir derneğin kurulamayacağını belirtmiştir.

1984 yılından bu yana devam eden İskeçe Türk Birliği’nin kapatma davası nihayet Şubat 2005’te sonuçlanmıştır. Yunanistan Yargıtay Genel Kurulu, 7 Şubat 2005 tarihli karara göre, savcının “Birliğin Yunanistan’da yaşayan bir Türk azınlığı olduğunu ileri sürme, çabalarıyla yabancı bir ülkenin çıkarlarına hizmet ettiği ve var olmayan bir azınlık sorunu yarattığına” yönelik iddialarını kabul ederek, İskeçe Türk Birliği’nin temyiz başvurusunu reddetmiştir. Bunun üzerine Avrupa Batı Trakya Türk Federasyonu (ABTTF) ve Avrupa çapında ABTTF’ye üye 29 Batı Trakya Türk derneği öncülüğünde karar kınanmak üzere geniş çaplı bir imza kampanyası başlatılmış ve dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşınmıştır. Batı Trakyalılar, siyasi bir baskı olmadığı sürece AİHM’den kararın lehlerine çıkacağını düşünmektedirler. Öte yandan, Lozan Anlaşması çerçevesinde azınlık hakları belirlenen İstanbul’da yaşayan Rum azınlık ise okul, hastane ve diğer kurumlarda resmen “Rum” ifadesini kullanmaktadırlar. Aynı şekilde, Rum ifadesi dinî bir kimliği değil etnik kimliği tanımlayıcı bir ifade olarak kullanılmaktadır.
Yunan yönetimi Batı Trakya’da Türk kimliğini inkar ettiği gibi, Türk kültür varlığının mevcudiyetini de kabul etmemektedir. Batı Trakya’da Osmanlı mirası olan ibadete açık 300’e yakın cami bulunmaktadır. Camilerin bir kısmı tamamen yıkılmış ya da tahrip edilmiştir. Örneğin Dedeağaç’taki Osmanlı eserlerinin tamamına yakını yıkılmıştır. Bu camilerin tamir edilmesi veya genişletilmesi yönündeki çabaların önüne sürekli bürokratik engeller çıkarılmaktadır. Ayrıca Yunan yönetimi yeni cami inşası konusunda da sorun çıkarmaktadır. 2000 yılında Koyunköy’de, kilise çanından yüksek olacağı gerekçesiyle cami minaresinin tamamlanmasına izin verilmemiş ve caminin restorasyonunda görev alan üç Batı Trakyalı Türk hapse atılmıştır. Uluslararası platformda geniş yer bulan bu caminin restorasyonu bugün tamamlanmış olup cami ibate açılmıştır. Bunun yanında son yıllarda yeni cami yapımı ve restorasyonu konusunda da bazı ilerlemeler kaydedilmiştir. Cami, türbe ve mezarlıklara yönelik saldırlar da geçmişe oranla azalmış durumdadır. Bununla birlikte, azınlıklar ile ilgili olarak oluşan gergin ortamlarda bu saldırılar yeniden gündeme gelmektedir. 7 Mart 2004’te genel seçimlerin yapıldığı gün İskeçe’ye bağlı tarihî Okçular Camii fanatik Yunanlılar tarafından yakılmıştır. Bu camii, Karamanlis hükümetinin inisiyatifiyle 15 ay içerisinde aslına uygun olarak restore edilmiş ve 12 Temmuz 2005’te ibadete açılmak üzere caminin asıl sahibi olan Vakıf Heyetine teslim edilmiştir.
Yerel makamlar tarafından yayımlanan, Batı Trakya’yı tanıtan kitap ve broşürlerin, bölgedeki altı yüzyıllık Osmanlı kültürel mirasına hiç atıfta bulunmamaları dikkat çekicidir. Doğu Makedonya – Trakya Bölge Sekreterliği’nin Batı Trakya’nın kültürel özelliklerini tanıtmak amacıyla 1998 yılında yayımladığı kitapta da Türk kültür mirası yok sayılmıştır. “Trakya demir çağından bu yana Elendir” cümlesiyle başlayan kitapta halen ayakta kalabilen 36 Türk tarihî eserinden hiçbir örnek verilmemiştir.

» Vatandaşlıktan Çıkarma
» Sosyal ve Dinî Hayata Yönelik Kısıtlamalar

kaynak:batı trakya
Logged
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #11 : Ocak 24, 2007, 19:59:17 »

Türkçe’nin Kullanımı ve Dil Politikası


Türkçe, dünyanın en çok konuşulan altıncı dilidir ve yayıldığı alan bakımından dünyanın üç büyük dili arasındadır. Türkçe, günümüzde resmi dil, devlet dili, azınlık dili ve göçmen dili olarak 12 milyon kilometrekarelik bir coğrafyada kullanılmaktadır. Türkçe, yazı ve edebi dil, eğitim ve öğretim dili, sözlü, görüntülü yayın ve basın dili, ağız ve lehçe, yabancı dil olarak da Avrasya’da, Asya’da ve Avrupa’da en fazla kullanılan dil olmasına rağmen devletimizin ve milletimizin belirgin bir Türkçe dil politikası olmaması ‘Türkçe sevdalılarını’, ‘filologları’ ve ‘Türkologları’ derinden üzmektedir. Türkoloji sahasında yetişecek uzman ve öğrencilerimizin dilbilimi, sosyoloji, tarih, karşılaştırmalı edebiyat, kültür, antropoloji ve halk bilimi gibi dersleri görmeleri, yabancı dillere vakıf olmaları sağlanmalıdır. Böylece 21. yüzyılda ana dilimiz Türkçe’nin varlığı daha iyi korunabilecek ve dille ilgili daha çok araştırma yapılabilecektir.

Tarihi ve kültürel alanda varlık mücadelesi veren Türkçe yakın çevresinde ve komşu ülkelerde iç içe kullanılmaktadır. Türkiye ve çevresine, Kafkaslar’a, Türkistan’a, İdil Ural Bölgesi’ne, Sibirya’ya, Balkanlar’a yayılan Türkçe, bugün soy, din, tarih ve kültür ortaklıklarıyla beslenip geleceğe zengin kelime hazinesiyle ve iletişim dili olarak varlığını sürdürme mücadelesi vermektedir. Günümüzde Türkçe, eski Doğu Bloku’nun ortak kültür dili olan Rusça’nın ve bilim, teknik, diplomasi dili olarak kullanılan İngilizce’nin baskısıyla karşı karşıyadır. Bulgarca, Sırpça, Romence, Yunanca, Arapça, Farsça, Çince gibi resmi dillerin devlet dili olarak kullanıldığı ülkelerde Türkçe, siyasi ve sosyal şartlara bağlı olarak, hatta uluslar arası ilişkiler çerçevesinde tamamıyla yasaklanmış, bazen serbest bırakılmış şekliyle ‘azınlık dili’ olarak varlığını devam ettirmiştir. Avrupa’da Almanca, Fransızca, İngilizce ve Flamence dilleriyle birlikte kullanılan Türkçe’ye ‘azınlık dili’ statüsü bile verilmemiştir.

Doğuda Arapça, Farsça, Çince, Hintçe Batıda ise Almanca, Fransızca, İngilizce, İspanyolca, kuzeyde Rusça tarihte ve günümüzde önemli devlet ve kültür dili olarak kullanılırken, Türkçe’miz hem doğuda, hem de batıda köklü geçmişi ile geniş bir alana yayıldığından ülkemizde yeni dil politikalarının geliştirilmesinin ve gözden geçirilmesinin tam zamanıdır. Yeni dil politikaları geliştirilirken dünyanın en önemli beş dili ve o dilleri dünya dili, iletişim dili, kültür dili, yabancı dil haline dönüştüren ‘dil politikası üreten merkezlerin stratejileri’ araştırılmalı ve karşılaştırmalı çalışmalar yapılarak “uygulamalı Türkçe politikası” gündeme getirilmelidir. Türkçe eğitim ve öğretim merkezlerinin, özellikle Türkçe’nin yabancı dil olarak öğretilmesi konusunda yeni stratejilerin geliştirilerek uygulanmasının Türk varlığına ve Türk ekonomisine de katkısının büyük olacağı şüphesizdir.

Çünkü Türkçe’nin zengin, kültürel, tarihi derinliğe sahip, iletişim, mantık ve bilgisayar, hatta müzik dili olduğunu bütün dilbilimciler kabul etmiş durumdadır.

Türkçe, Türkiye’de ‘Türkiye Türkçe’siyle’, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Azerbaycan’da, Özbekistan ve Türkmenistan’da o ülkenin geçerli lehçesi ile, Kazakistan ve Kırgızistan da ise resmi dil özelliğini Rusça ile paylaşarak kullanılmaktadır. Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinde Kumuk ve Nogay, Karaçay -Malkar Türkçesi ve Kafkas Türkmen Türkçeleri eğitim-öğretim, yazı, günlük konuşma ve basın dili olarak kullanılmaktadır. Gürcistan’daki Türk Toplulukları, Ahıska Bölgesinden sürgün edilen Ahıska Türkleri de Türkçeyi konuşma dili olarak kullanırken,

Çuvaşistan’da Çuvaş, Başkurdistan’da Başkurt, Tataristan’da Tatar Türkçeleri resmi dil olarak kullanılmaktadır. Saha Cumhuriyeti’nde Saha, Altay Cumhuriyeti’nde Altay, Hakas Cumhuriyeti’nde Hakas, Tuva Cumhuriyeti’nde Tuva Türkçeleri Rusça gibi resmi dil olarak kullanılmaya devam edilmekte olup, Altay ve Hakas Türklerinde dil kaybolmakta olduğundan ‘ana dilleri Türkçe’ye sahip çıkmak’ haysiyet meselesi haline gelmiştir. Şor Türkleri de yok olmak üzere olan dillerini yaşatma gayreti içerisindedir. Kırım Tatar Türkçesi yeniden eğitim-öğretim, basın ve yayın dili haline gelirken, Kırımçak ve Karay Türkçesi kaybolmak üzeredir. Abhazya ve Azak Denizine yakın yerlerde yaşayan Urumlar ise Türkçe’yle birlikte ‘iki dilli’ hayatlarını sürdürmektedir. Gagavuz Yeri’nde ise Gagavuz Türkçesi, Rusça ve Moldava diliyle birlikte resmi dil olarak kullanılmaya devam etmektedir. Odesa Bölgesindeki Gagavuz Türkleri de Moldova’daki Gagavuzlarla dil ve kültür ilişkilerini pekiştirmektedir. Bulgaristan ve Yunanistan’da yaşayan Gagvuz ve Pomak Türkleri ile Romanya’daki Kırım Tatar, Gagavuz ve Nogay Türkleri Türkiye Türkçe’sinden farklı şiveleri kullanmaktadırlar. Türkçe, İran’da, Irak’ta ve Suriye’de azınlık dili olarak varlığını devam ettirmektedir. Türkçe, Irak’ta Türkmenler tarafından radyo-televizyon dili olarak kullanılırken, Suriye’de konuşma dilinden öteye adım atamamıştır. Türkçe son günlerde Suriye’de AB dili olarak eğitimi verilen 18 yabancı dil arasına girmiştir.

Özellikle İran’da ‘Türkçe şuuru ve kullanımı’ için stratejik yöntem ve diyalog aranmalıdır! Çünkü otuz milyon civarındaki İran Türklüğünün dünyaya Türkçe gözlüğü ile bakabilmesi için ‘Türkçe’yikullanma seferberliğine’ ihtiyaç vardır. Kıpçak grubundan olan Halaç Türkçe’si ise kaybolmaya yüz tutan bir dil olduğundan yeniden araştırılmalıdır. Türkçe, Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Libya gibi ülkelerde yüzyıllarca konuşma ve edebiyat dili olarak kullanılmışken; Mısır’da Memluk Kıpçak Türkçe’si olarak ortaya çıkmış, ama bugün bu ülkelerde Türkçe hiç kalmamıştır.

Doğu Türkistan’daki Türk topluluklarının dil varlıklarının korunmasına Rusya ve Çin her zaman politik yaklaşmıştır. Bu yüzden yazı ve edebi dil olarak bilinen Uygur Türkçe’sinin eğitim-öğretim dili olmasına izin verilmemiştir. Fu-Yu Kırgız, Sarı Uygur ve Salar Türkçeleri ise, konuşanları gittikçe azalan ve kaybolmaya yüz tutmuş, ancak araştırılması gereken dillerdir. Afganistan’da Özbek, Kazak, Türkmen, Kırgız, Türk boyu olan Aymak Türkçeleri konuşma dili olarak varlıklarını sürdürmekte iken, Oğuz esaslı Lakay Türklerinin yaşadığı Tacikistan’da Özbek Türkçe’si sosyal hayatta ağırlığını hissettirmektedir. ‘Hazara’ ve ‘Lakay’ dilleri hakkında fazla bir kaynak bulunmadığı için bu dillerin kullanımı her yönden incelenmelidir.

Türkiye dışında yaşayan Türk vatandaşlarının ve çocuklarının ana dilleri Türkçe’dir. Ancak üçüncü ve dördüncü kuşak Türk çocukları ana dillerini kaybetmiş olup, ana dil yerine İngilizce, Almanca ve Fransızca kullanmaktadırlar. Türkçe’yi sadece yabancı dil olarak öğrenen çocuklarımızın sayısı da gittikçe artmaktadır! Türkçe’nin kaybı demek Türkçe düşünülmesinin kaybı demektir.

Türklerin göçmen olarak gittikleri AB ülkeleriyle, Amerika ve Avustralya’da da Türkçe, iletişimde, eğitim ve öğretimde, yazılı ve sözlü edebiyatta, sesli ve görüntülü yayınlarda o ülkenin dilleriyle birlikte iç içe kullanılmaktadır. Sosyal ve kültürel sıkıntılar yurt dışında yaşayan Türklerin hem kendi kimlikleriyle olan bağlarını koparmamaları, hem de yaşadıkları ülkeye dil ve kültür açısından uyum sağlayabilmeleri amacıyla ilkokuldan itibaren iki dilde okuma yazma ders projeleri uygulamasına geçilmesine rağmen istenilen hedefe ulaşılamamıştır. Bu bakımdan Türkçe, hem Türkler için, hem de o ülkenin yerli insanları için daha önemli dil olarak gündeme gelmektedir. Türkçe, ne kadar bilim dili olarak kullanılırsa, kültür, müzik, edebiyat, sözlü ve yazılı, görüntülü yayın olarak güçlü ve etkili bir dil olursa, Türk kültür varlığı olan dil de o kadar uzun korunur ve yaşar.

“Her Türk Topluluğunu bir millet, her Türk lehçe ve ağzını bir dil yapma projesini” ustaca uygulayan ülkeler Türkçe’yi de, Türk milletini de parçalamak istemişlerdir. Türkçe ve Türk milleti bu görüntüden mutlaka kurtarılmalıdır. Türk dili kollarının büyük bölümünün “kayboluş ve yok oluş”sürecini engellemek için Türkçe’de birlik sağlanmalıdır. Dilde bütünleşmek için Türkçe’nin bir kolu değil, bir sözcüğü bile yok sayılmamalıdır. Kültür ve düşünce zenginliğini sözcük anlamlarından alan Türkçe, etimolojik sözlüklerle, karşılaştırmalı çalışmalarla ve dialektoloji , ağız ve lehçe araştırmalarıyla, alan tarama sözlükleriyle ve yabancı kelimelere karşılık bulma çalışmalarıyla ‘Türkçe’nin Sözcük varlığı’ genişletilmelidir. Ortak iletişim Türkçe’si siyasi bir kararla değil, internet siteleriyle, uydu aracılığı ile, radyo ve televizyon yayınlarıyla, yazar ve edebiyatçılarımızın eserleriyle güçlendirilmiş, bilim ve teknikte işlenmiş 2023’te 300 milyon insanın kullandığı bir dil olarak ortaya çıkmalıdır. Bütün bu bilgileri araştırarak yazan Nevzat Özkan’ın ‘Türk Dili’nin Yurtları’ adlı eserini etraflıca okumalı ve okutmalıyız.

AB ile bütünleşme sürecinde çıkarılan ‘mahalli dil ve lehçelerde yayın ve eğitim yapılması’ konusundaki yasa hükümlerinin dil kullanımında nasıl bir değişikliğe yol açacağı ve hangi önlemlerin alınması gerektiğine ilişkin belirsizliklerin olduğu da ortadadır. Çünkü anayasanın 42. maddesinde “Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” hükmü yer almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti sosyal hayattaki mahalli zenginlikleri ve çeşitlikleri koruyarak geliştirme ilkesini benimsemiş, milli devlet ilkesinin gereği olarak da her ülke gibi “tek dil, tek bayrak ve bütünlük içinde bir ülke olmak” ilkesine dayandığı için Türkiye Türkçe’sini her zaman koruyacaktır. Yeter ki Türkçe’nin zenginliğine güvenelim, her yerde her zaman Türkçe konuşalım ve yazalım, yazdıralım! Türkçe öğretelim! Türkçe’yi resmi bir Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler dili durumuna getirmek için, Türkologlarımızın Türk dilini, Türk edebiyat ve kültürünü bütün dünyaya tanıtma fırsatı verilmelidir. İşte o zaman "Benim vatanımın sınırları ‘Edirne’den başlayıp Hakkari’de bitmez, benim vatanımın sınırları Türkçe konuşulan yerde başlar, Türkçe konuşulan yerde biter” diyen Ömer Seyfettin’i haklı çıkarabiliriz.

Türkçe hakkındaki olumlu görüşlere rağmen Türkçe’nin ve Türk kimliğinin erimemesi, yozlaşmaması için ve Türkçe’nin işlevini koruyan bir dil olarak kalması için Kıbrıs Türk’ü Yusuf Yanç’ın aşağıdaki sözlerini aklımızdan çıkarmamalıyız:

“Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken dilimizin çalındığını, talan edildiğini, özün el diline özendiğine, içi yananınız var mı? Masallarımızı, tekerlemelerimizi, ata sözlerimizi kaybettik, Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik. Türkçe’miz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?”

Alıntı: Aygazete 29.07.2003


Müjdat KAYAYERLİ
29.07.2003

Logged
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #12 : Ocak 24, 2007, 20:04:30 »

Ahali Mübadelesi
1923'te imzalanan Lozan Antlaşması gereğince, Türkiye'deki Rumlarla, Yunanistan'daki Türklerin büyük bölümünün karşılıklı değiştirilmesi.
Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında meydana gelen Kırım, Doksanüç ve Balkan harplerinden sonra, Anadolu'ya Kırım'dan, Kafkaslardan ve Balkanlardan pekçok Müslüman-Türk nüfus göç etti. Öte yandan, Tanzimat'tan sonra gayrimüslim tebaaya ve azınlıklara verilen imtiyazlar, özellikle Rumların ekonomik bakımdan güçlenmesi neticesini ortaya çıkardı. Bu sebeple, Yunanistan'dan Anadolu'ya göç oldu. Rumlar özellikle İstanbul'da, Batı Anadolu'da, Trakya'da ve Karadeniz kıyılarında yerleştiler. Ekseriyeti şehirlerde oturan, ticaret ve sanatla meşgul olan Rumlar, dış ticarette ve imalat sanayiinde önemli yer tuttular. 1919 senesinde, Batı Anadolu'daki imalathanelerin % 73'ü, Rumların elindeydi.

Osmanlı Devletinin parçalanması, yeni devletlerin kurulması, kurulan devletlerin Müslüman-Türklere zulüm ve işkenceler yapmaları neticesinde, Rumeli'den Türkiye'ye büyük göçler oldu. bu göçler 1911-12 Balkan Savaşları sonrasında hızlandı. 140 bini Yunanistan'dan olmak üzere, 400 bin Müslüman-Türk, Türkiye'ye geldi. 1919'da Batı Anadolu'daki Yunan işgalinde, yerli Rum ahali, Yunan ordusuyla işbirliği yaptı. Yunan ordusunun, yenilerek geri çekilmesi, Rumların da büyük zarar görmesine, bir kısmının Yunanistan'a kaçmasına sebep oldu (Bkz. Türk Göçleri).

Lozan'da, Yunanistan'daki Müslüman-Türk ahali ile Türkiye'deki Rum ahalinin karşılıklı mübadelesi, yani değiştirilmesi konusu da ele alındı. 30 Ocak 1923'te imzalanan antlaşmaya göre; Batı Trakya'da yaşayan Türkler ile İstanbul'da yaşayan Rumlar dışında kalan bütün Türk ve Rum nüfus değiştirilecekti. Mübadele edilen ahali, bir daha geri dönemeyecek, taşınır mallarını yanlarında götürebilecekler, taşınmazlarını ise karma komisyon denetiminde, altın değerine göre tasfiye edebilecekti. Antlaşmanın uygulanması için, iki ülkeden dörder, Milletler Cemiyeti Kurulunun seçtiği üç üyeden meydana gelen bir komisyon teşkil edildi. Komisyon, ekim 1923'te çalışmaya başladı. Birinci yıl bir miktar ahali mübadele edildi. Fakat İstanbul'daki Rumların tespiti hususunda anlaşmazlık çıktı. Yunanistan, hileli yollara başvurarak, İstanbul'da oturan Rumların doğum yerleri ve İstanbul'a yerleştikleri tarih ne olursa olsun mübadele dışı bırakılmasını istedi. Türkiye ise bunların Türk kanunlarına göre tespit edilmesini istedi.

Milletlerarası Adalet Divanı, Türkiye'nin görüşüne yakın bir karar aldıysa da, Yunanistan, bu karara uymadı. Batı Trakya'daki Müslüman-Türk ahalinin mallarına, antlaşmalara aykırı olarak el koydu. Bu malları, Rum göçmenlere dağıttı. Buna karşılık Türkiye de İstanbul'daki Rumların mallarına el koydu. İki ülke arasında bir müddet gergin bir hava hakim oldu. 1926 senesinde yapılan bir antlaşmayla, el konan taşınmazlar meselesi çözümlendi.

Ahali mübadelesi, 1923'ten 1927'ye kadar sürdü. Mübadele neticesinde 400 bin Müslüman-Türk, Türkiye'ye gelirken 1 milyonu aşkın Rum, Yunanistan'a gitti. Mübadele sırasında giden Rumların yüzde sekseni Anadolu'dan, yüzde yirmisi ise Trakya'dandı. 1927 senesine gelindiğinde, İstanbul'da yaşayan 110.000 Rum kaldı. 1930 senesinde "İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi" adıyla Yunanistan'la imzalanan antlaşmayla, Türk tebaası bile olmayan Rumlara, Türkiye'de aynen Türk vatandaşları gibi haklar tanındı. Antlaşmada "Mütekabiliyet", yani iki tarafın da bu hakları karşılıklı olarak kullanması hükmü yer aldı. Türkiye'deki Rumlar, bu hakları fazlasıyla kullandılar. Hattâ, Türkiye'de ticari hayatın köprü başlarını, Rumlar tuttu. Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin takip ettiği, tavizci dış politika sebebiyle, Türklerin Yunanistan'da aynı hakları kullanması bir tarafa, ellerindeki hakları, antlaşmalara rağmen alındı. Yunanistan, Batı Trakya Türklerine rahat zulmedebilmek için, Türklerin yaşadıkları bölgeyi, birinci derecede askeri yasak bölge ilan etti.

Güneydoğu Rodoplarda bulunan Pomak Türklerine, Hıristiyanlaştırarak eritme siyaseti tatbik edildi. Pomaklara, yoğun bir şekilde, kendilerinin aslen Türk olmadıkları telkini yapıldı. Pomaklar arasında Türkçe konuşmak yasak edildi. Diğer bölgelerde yaşayan Türkler arasında milli şuura hizmet eden gazeteler kapatıldı. Gazeteciler, çeşitli bahanelerle hapsedilerek, kendilerine işkence yapıldı. Cami, çeşme, mektep gibi dini ve hayrî eserlerin yapılmasına müsaade edilmediği gibi, eskilerin tamir edilmesine de binbir güçlük çıkartıldı. Bu yüzden o güzelim eserler, zamanla harabe hale geldi. Sık sık imar planları değiştirilerek, açılacak yollara Türk-İslam eserleri isabet edecek şekilde çizildi. Türklerin elinde bulunan topraklar, toprak reformu bahanesiyle istimlâk edilerek ellerinden alındı ve istimlâk bedelleri ödenmedi. Türk-İslam mezarlıkları, aynı şekilde istimlâk edilerek ortadan kaldırıldı. Yerlerine de gazino ve sinema gibi eğlence yerleri yapıldı. Türk sözünü kullanmak yasak edilerek, suni bir surette Türk ve İslam ayırımı yapıldı. Böylece, Müslüman Türkler arasına ikilik sokulmaya çalışıldı. Mahalli idarelere seçilmiş bulunan Türkler, Yunan emellerine hizmet etmedikleri takdirde, bunlara işten el çektirildi. Türklere memuriyet hakkı verilmediği gibi, Türklerden alış veriş yapılmasına çeşitli yollarla mani olundu. Türklerin tahsil imkânları, çeşitli yollardan engellendi ve bu suretle, onlar arasından münevver insanların yetişmesi engellendi. El altından ve çeşitli yollarla, Batı Trakya Türklerinin, Türkiye'ye göç etmeleri telkin edildi. Bu suretle, Türk nüfusunun azalmasına, azami gayret sarf edildi. Türkiye'de ise, azınlık durumunda olan Rumlara karşı yumuşak bir politika izlendi.

Konuştukları dillere göre yapılan son nüfus sayımında (1965), Türkiye'de Rumca konuşan 48.000 kişinin olduğu ve 80.000 Rum-Ortodoks olduğu tespit edilmiştir. Bu sayının sonraki yıllarda biraz daha azaldığı tahmin edilmektedir. Yunanistan'da ise, yaklaşık 150.000 Türk bulunmaktadır.


Logged
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #13 : Ocak 25, 2007, 03:31:13 »

ZAFERLER AYI AĞUSTOS VE AVRUPA TÜRKLÜĞÜ 
Uğurladığımız ağustos ayı Türkler için zaferler ayıdır. Son birkaç güne göz gezdirmek bile bunu anlamak için yeterlidir. 26 Ağustos 1071 Cuma günü Sultan Alparslan'ın ordusu Malazgirt'te kazandığı zaferle Anadolu'yu bir İslâm diyarı haline getirmiştir.
29 Ağustos 1526'da Kanuni Sultan Süleyman o gün için Avrupa'nın Türklere karşı dalgakıran olarak kullandığı Macaristan'da Mohaç meydan muharebesini kazanmıştır. Avrupalılar gücüyle başa çıkamadıkları Türklerle, din farkı bahanesi ile aynı soydan olduğumuz Macarları vuruşturmuşlardır. Osmanlı'da en çetin savaşlar Macarlarla Türkler arasında vuku bulmuştur. Mohaç'da Kanuni'nin 100.000 kişilik ordusuna karşı 200.000 kişilik bir ordu ile çıkan Macarları Türk ordusu yalnızca 150 şehit vererek iki saat içerisinde darmadağın etmiştir.

Sadece 25.000 Macar askeri kurtulabilmiştir. Zaman zaman Tanrı'nın Ordusu sıfatıyla da anılan Türk Ordusu bu savaşta bir harp dehası örneği sergileyerek bir kez daha tarihe adını altın harflerle yazdırmıştır.
Ve 30 Ağustos 1922... Bizlerin her yıl zafer bayramı olarak kutladığımız, Anadolu'daki varlığımızı ebediyete kadar sabitlediğimiz muzafferiyet... O da Ağustos ayında gerçekleşmiştir. Türklerin yeryüzünden silindiğinin varsayıldığı, hasta adam telakki edildiği, Dünya haritalarının Türkü göstermeksizin basıldığı, pek çok ülkenin Türk vatanına artık elçi tayin etmek lüzumunu bile hissetmediği bir zamanda, Atatürk komutasındaki Türk ordusu düşmanların tasavvurlarının değil; bizim dua ve arzularımız ile Allah'ın takdirinin hakikate dönüşebileceğini bir kez daha ispat etmiştir.
Ağustos ayı zaferlerinin en önemlisi olan ve Anadolu'nun İslâmlaşması manasına gelen Malazgirt zaferinde, Osmanlı öncesi Balkanlara yerleşmiş olan Türk boylarının muzafferiyetteki payını hatırlamamak mümkün değildir. Torunlarını Arnavut, Torbej, Boşnak, Goralı, Pomak... gibi adlarla andığımız İskit(Saka), Kuman, Uz, Peçenek, Onogur gibi Türk boyları o zor ve önemli günde Türklüğe ve İslâma Allah'ın ihsanı olmuşlar, Anadolu'yu el birliği ile vatanlaştırmışlardır. Malazgirt, daha önce çoğu Kuman-Kıpçak boylarına mensup ve çoğu bir evvelki hak din olan Hristiyanlığı seçmiş Türklerin ardından Müslüman Türklerin de Anadolu'ya yerleşmelerinin ilk basamağı olmuştur. Alparslan, Allah'ın nizamını daha ötelere götürmek dileğindedir. Düşman orduları kumandanı Romen Diyojen de Suriye, Filistin, Mısır hatta Irak ve İran'ı Bizans sınırlarına dahil edip Hristiyan tebaayı artırmak emelindedir.
Alparslan'ın 50.000 kişilik ordusuna mukabil, Romen Diyojen'in Franklar, Normanlar ve yanı sıra Peçenekler, Uzlar, Kumanlar, Abhazlar hatta Ermeniler Avrupa'daki Tûranî kavimlerinden de seçilmiş 200.000 kişilik büyük bir ordusu vardır. Sultan Alparslan'ın bütün bir geceyi ibadet ve Allah'tan yardım dileyerek geçirdiği ve Halife'nin Bağdat'ta namazdan sonra tüm Müslümanları İslâm ordusuna duaya davet ettiği bir Cuma günü iki ordu Malazgirt'te karşılaşırlar. Cuma Namazından birkaç saat sonra iki ordu arasında harp başlar. Romen Diyojen'in ordusunda bulunan Peçenek, Kuman, Uz vb. askerler karşıdaki ordunun öz be öz kendi insanlarından olduğunu görünce Türk ordusunun saflarına geçer. Bizans ordusu zaten gücünü bu savaşçı, kahraman boylardan aldığından Malazgirt meydan muharebesi böylece hem kardeş boyların birbirleri ile kucaklaşması hem de Alparslan'ın zaferi ile sonuçlanır.
Türk milleti ve ordusu tarih boyunca savaşa sebebiyet verecek, insanlığın huzurunu bozacak ortamlar yaratmaktan kaçınmıştır. Ama savaş çıktığı zaman harbetmekten kaçınmamıştır. Dünya hayatında savaş kavramı var oldukça Türk milletinin ve ordusunun kaderinde de zafer ve galibiyet var olacaktır. Ordunun gücü durumu ne olursa olsun...
Milletimize ve ordumuza Allah'tan daha nice nice zaferler dileğiyle


kaynak:önce vatan gazetesi-DR.nazlı rana gürel
Logged
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #14 : Ocak 25, 2007, 04:00:17 »

 28 Mayıs 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in Balkan ülkelerine gönderdiği aşağıdaki ferman devamlı gündemde tutulmalıdır: “... Ben Fatih Sultan Han, bütün dünyaya ilan ediyorum ki hiç kimse, ne bu adı geçen insanları, ne de onların kiliselerini rahatsız etmesin. İmparatorluğumda huzur içerisinde yaşasınlar ve bu göçmen durumuna düşen insanlar özgür ve güvenlik içerisinde yaşasınlar. İmparatorluğumdaki tüm memleketlere dönüp korkusuzca kendi manastırlarına yerleşsinler.
Ne padişahlık eşrafından, ne vezirlerden veya memurlardan, ne hizmetkarlarımdan, ne de imparatorluk vatandaşlarından hiç kimse bu insanların onurunu kırmayacak ve onlara zarar vermeyecektir.
Hiç kimse bu insanların hayatlarına, mallarına ve kiliselerine saldırmasın, hor görmesin veya tehlikeye atmasın. Hatta bu insanlar başka ülkelerden devletime birisini getirirse, onlar da aynı haklara sahiptir...
... Yemin ediyorum ki; emrime uyarak bana sadık kaldıkları sürece tebaamdan hiç kimse bu fermanda yazılanların aksini yapmayacaktır
Logged
pomak35
İlgili Üye
**

Popülarite: 18
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 54



« Yanıtla #15 : Ocak 25, 2007, 16:20:14 »

Pomaklar üzerinde niye bu kadar tartışma yapılıyor anlamadım! Bulgar desen ne çıkar Türk desen ne çıkar? Bulgarlarda türk kökenli o zaman niye polemik yapılıyor? Merak ettiğim husus acaba bulgaristan tamamıyla müslüman bir ülke olsaydı pomakları tartışır olurmuyduk? Cevabınızı bekliyorum.

Benim görüşüm aşağıdadır.

Dünya tarihçilerinin hemfikir oldukları üzere pomaklar ırk olarak slavik/slavlaşmış din olarak islami bir toplumdur. Pomakları bulgarlardan ayıran en önemli özellikleri dinleridir. Tarihte Bulgar kralı boris'in hristiyanlığa geçmesi akabinde 8-9.yy'dan itibaren bulgar toplumunu oluşturan orta asya kökenli türk boyları (kuman, kazan, Onogur, Uturgur, Kuturgur Volga bulgarları Tuna bulgarları vb.) ortodoks hristiyanlığı benimsemiştir.Bulgar krallığının temelini oluşturan  türk kavimleri hem bugünkü bulgaristanda hemde orta asyadan balkanlara inerken yoğun slav etkisiyle türk kimliklerini ve dillerini kaybetmişlerdir. 10.yy'da ortodoks hristiyanlık mezhebine ait kilise tarafından ezilmeye başlayan bölge halkında kiliseye tepki olarak bogomilizm denilen mezhep kurulmuş ve bugünkü bulgaristandan bosnaya kadar yayılma alanı bulmuştur.  Arap misyonerlerin islamiyeti  yayma çabaları ve Osmanlının 13.yy'dan itibaren bölgeye girmesi nedeniyle bogomilizm mensubu bu insanlar 13.yy ve 15.yy arasında islamiyeti kabul etmişlerdir. Osmanlı yönetimi altında müslüman teba olarak adlandırılmışlardır. Pomaklar müslüman olmaları hasebiyle Bulgarlar tarafından Türklerle aynı kefeye konulmuş ve komünist partiye entegre ettirme çabaları çerçevesinde bir hayli zulme maruz kalmışlardır. Türkiyeye gelmeleri özellikle 1877-78 rus harbinden sonra büyük göç dalgaları içerisinde Türklerle beraber sınırlarımıza dayanmaları ile gerçekleşmiştir. O dönem osmanlının kimi kabul edelim politikası net olmamakla beraber öncelik Türk kültürü ve soyuna verilmiş bunlardanda sünni hanefi olanlar tercih edilmiştir. Bu bağlamda Pomaklar Türk soyundan olmasalarda kültüründendirler. Netice itibarı ile politika sahiplerinin yüzünü kara çıkarmamış ve Türkiyeye tamamen entegre olmuşlardır
« Son Düzenleme: Ocak 25, 2007, 16:26:22 Gönderen: pomak35 » Logged
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #16 : Ocak 26, 2007, 06:54:24 »

Pomaklar üzerinde niye bu kadar tartışma yapılıyor anlamadım! Bulgar desen ne çıkar Türk desen ne çıkar? Bulgarlarda türk kökenli o zaman niye polemik yapılıyor? Merak ettiğim husus acaba bulgaristan tamamıyla müslüman bir ülke olsaydı pomakları tartışır olurmuyduk? Cevabınızı bekliyorum.

Benim görüşüm aşağıdadır.

Dünya tarihçilerinin hemfikir oldukları üzere pomaklar ırk olarak slavik/slavlaşmış din olarak islami bir toplumdur. Pomakları bulgarlardan ayıran en önemli özellikleri dinleridir. Tarihte Bulgar kralı boris'in hristiyanlığa geçmesi akabinde 8-9.yy'dan itibaren bulgar toplumunu oluşturan orta asya kökenli türk boyları (kuman, kazan, Onogur, Uturgur, Kuturgur Volga bulgarları Tuna bulgarları vb.) ortodoks hristiyanlığı benimsemiştir.Bulgar krallığının temelini oluşturan  türk kavimleri hem bugünkü bulgaristanda hemde orta asyadan balkanlara inerken yoğun slav etkisiyle türk kimliklerini ve dillerini kaybetmişlerdir. 10.yy'da ortodoks hristiyanlık mezhebine ait kilise tarafından ezilmeye başlayan bölge halkında kiliseye tepki olarak bogomilizm denilen mezhep kurulmuş ve bugünkü bulgaristandan bosnaya kadar yayılma alanı bulmuştur.  Arap misyonerlerin islamiyeti  yayma çabaları ve Osmanlının 13.yy'dan itibaren bölgeye girmesi nedeniyle bogomilizm mensubu bu insanlar 13.yy ve 15.yy arasında islamiyeti kabul etmişlerdir. Osmanlı yönetimi altında müslüman teba olarak adlandırılmışlardır. Pomaklar müslüman olmaları hasebiyle Bulgarlar tarafından Türklerle aynı kefeye konulmuş ve komünist partiye entegre ettirme çabaları çerçevesinde bir hayli zulme maruz kalmışlardır. Türkiyeye gelmeleri özellikle 1877-78 rus harbinden sonra büyük göç dalgaları içerisinde Türklerle beraber sınırlarımıza dayanmaları ile gerçekleşmiştir. O dönem osmanlının kimi kabul edelim politikası net olmamakla beraber öncelik Türk kültürü ve soyuna verilmiş bunlardanda sünni hanefi olanlar tercih edilmiştir. Bu bağlamda Pomaklar Türk soyundan olmasalarda kültüründendirler. Netice itibarı ile politika sahiplerinin yüzünü kara çıkarmamış ve Türkiyeye tamamen entegre olmuşlardır
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

sayın pomak 35 bir kere bu yazı senin değil dolayısıyla senin sadece öne sürülen bu fikre katıldığını anlıyorum saygı duyuyorum ancak ben buna katılmıyorum .

1:Pomaklar üzerinde niye bu kadar tartışma yapılıyor anlamadım! Bulgar desen ne çıkar Türk desen ne çıkar? Bulgarlarda türk kökenli o zaman niye polemik yapılıyor? Merak ettiğim husus acaba bulgaristan tamamıyla müslüman bir ülke olsaydı pomakları tartışır olurmuyduk? Cevabınızı bekliyorum.

CEVAP:bu tartışmanın nedeni bulgarlar ile yunanlıların pomakları kendi milletlerinden saymaları ve asimile politikaları şimdi bir düşün sana kendini ifade hakkı vermeden seçme şansı tanımadan sen yunanlısın veya sen bulgarsın deniyor yahu adama demezlermi sanane kardeşim benim ne olduğuma sen mi karar vereceksin müsade edinde buna ben karar vereyim benim hakkımda yunan veya bulgarmı karar verecek sen kabullenebiliyormusun böyle bir güdümü ben asla hür ve özgür kendimi ifade edemeyeceksem bunun diğer adı esarettir ki ölümle eş değerdir.

2:Merak ettiğim husus acaba bulgaristan tamamıyla müslüman bir ülke olsaydı pomakları tartışır olurmuyduk? Cevabınızı bekliyorum.

CEVAP:öyle olsaydı kuzey ırakta bugün türkmen sorunu olmazdı orada hırıstiyan yok.

3:  Merak ettiğim husus acaba bulgaristan tamamıyla müslüman bir ülke olsaydı pomakları tartışır olurmuyduk? Cevabınızı bekliyorum.

CEVAP:evet olurduk sorun bulgarların hırıstiyan oluşu değil hırıstiyan olmayanları hırıstiyan yapmaya milli ve dini kimliklerini gaspetmeye çalışmaları benlıklerini çalmaya çalışmaları yoksa bulgarların hırıstiyan olmaları beni zerre kadar rahatsız etmiyor ancak diğerlerinin hırıstiyan olmamaları bulgarları fazlası ile rahatsız ediyor şimdi bulgar rahatsız olmasın diye mi biz milli ve dini kimliğimizden vaz geçeceğiz sana göre hak mı bu hak değil ise hakkı korumak insanlara hangi din ve ırktan olursa olsun hak değil mi insanlık onuru değilmi onuru olmayan insan ne için yaşar .

4:Bulgar desen ne çıkar Türk desen ne çıkar? Bulgarlarda türk kökenli o zaman niye polemik yapılıyor?

CEVAP:türklüğünü kabul etmeyen bulgarın türklere bulgar  demesi abes değil mi evet abese intikal etmek abesle iştigal etmektir biz abesle iştigal etmiyoruz burada garip olan ne.



   NOT:BAŞBAKANLIĞIN (AB)sürecinde  hazırladığı (BULGARİSTANDA AZINLIKLAR RAPORU )ndan alıntıdır

O dönemde Meriç baraji gölünde 1000 kişinin cesedi toplu hâlde ortaya çıkarılmıştır. Olayı dünya kamuoyuna, Yugoslavya Televizyonu duyurmuştur. 1978 yılına kadar katliâmlar devam etmiştir.

bulgarlar kendi soydaşlarını mı katletmişlerdir eğer böyle yapmışlar ise dünyada bir ilki gerçekleştirmişler demektir çün ki bunun dünyada bir örneği yoktur hayatın tabiatına aykırı bir durumdur hiç bir canlı (hayvanlar dahil)kendi neslinin devamına tehdit oluşturmaz.
« Son Düzenleme: Ocak 27, 2007, 02:47:52 Gönderen: PAŞALI » Logged
bogutevolu
mustafa
Onursal Üye
*****

Popülarite: 64
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 519



« Yanıtla #17 : Ocak 26, 2007, 08:54:34 »

Değerli dostlar
Fikirler tartışılmakla güçlenir. Dolayısyla sizin aranızdaki samimi ve yapıcı tartışmanız bana sevindiriyor.
Bir meselemiz var ki bunu tartışıyoruz. Evet pomaklar meselesi gerçekten araştırılmaya ve iyi yorumlanmaya muhtaç.

Şimdi bildiğim kadarıyla Türk asıllı olup sonra slavlarla karışıp slavlaşmış ve hristiyanlaşıp tamamen türklüğünü kaybetmiş ve halen bunu pek hatırlamak istemez görünen bulgarların ilk derdi önce Pomakça konuştukları için kendine benzettiği yada benzetmeğe çalışıp bunu propagandaları ile herkese inandırabileceğini sanan bulgarlar önce Balkan savaşı sırasında bir ara fırsat bulduğu ilk anda tüm pomakları zorla hristiyan yaptı. Ya bulgar ol ya geber dayatmasıyla 130 bin pomakı vaftiz etti. Neyse savaş biter bitmez pomaklar aynen müslümanlığa geri döndüler. Daha doğrusu dine göre ikrah-ı mülci denen öldürme tehdidi ile dini inkar etmek inkar ve dinden çıkma sayılmadığı kuralıyla zaten müslümandılar.
Yani uzun bir dönem bulgarın derdi bulgaristandaki tüm müslüman kütleyi lokmalara ayırıp yutmaktı. Sayısını ve tarihllerini bile hatırlayamadığım bir çok isyanda pomakların kaç tanesinin öldürüldüğünü Allah biliyor.
Sonra herhelde pomakların işi tamam diye mi düşündüler bilmem sonra bulgarların aklına başka bir cin fikir geldi. Bu sefer POmaklar hakkında iddia ettikleri gibi Pomaklar dinini vermiş ama dilini vermemiş bulgarlar oldukları tezini daha da ilerletip bu sefer bulgaristandaki bütün türklerin hem dilini hem dinini kaybetmiş bulgarlar oldukları tezini ileri sürünce bulgarın gerdiği ip koptu. İş isim olayına dayanınca bulgar oyunu bozuldu.
Tabi bu arada belki  bulgar asıl istediğini elde etmiş de olabilir. Yani % 15 lere dayanan türk nüfusunu bir çırpıda % 8 lere indirmek Bulgaristan açısından az kazanım sayılmaz. Neyse bir gün gelecek Bulgaristandaki müslüman nüfusu ortodoks bulgar sayısını geçecektir.
Ben bu iki kardeşimin arasına girdiğim için bilmem ne tepki gösterirler ama benim tezim herkes kendi seçiminde özgür olmalıdır ama bulgarların kendi köklerini hatırlayıp kendi özlerine dönmeleri yada tarihlerinde buna da yer vermeleri bence kendileri için daha iyi olacak. Ne olacak? En azından Bulgar ve Türk barışacak. Barış içinde 500 yıl nasıl kavgasız yaşadılarsa bunda sonra da dini neolursa olsun eski akrabalık hisleri canlanacak.. Bu da yeter artar bile..
selamlar
« Son Düzenleme: Ocak 26, 2007, 08:57:44 Gönderen: bogutevolu » Logged

Nassınız, eyi misiniz ?
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #18 : Ocak 26, 2007, 11:30:10 »

sayın bogutevolu üslubuna hayran olduğumu belirtmek isterim,ancak ben bu konuda biraz keskinim her halde mazur görün lütfen evet bizler şanslı bir nesildik bunu araştırmalarım ilerledikçe daha iyi anladım büyüklerimiz yaşadıkları topraklarda nesil süremeyeceklerine kanaat getirince ana yurda çekilmişler ve isabet etmişler ancak ilgileri geldikleri yerlerden bir an uzaklaşmamış çünki oraları emanet yurt değildi onlar için kaybedilen yerler ana yurdun parçasıydı ki başka devletin zulmü altında dahi terkedilmedi çünki türk kültürü yurt poprağını uğrunda can verilecek kutsal bir emanet addeder ilginçtir bunu kendimdede gözlemliyorum hiç gitmediğim görmediğim bu yerlerin hasretini çekmek nesilden nesile aktarılan dna şifreleri gibi kültürle yoğurulan yurt aşkı olsa gerek, BG a gittiğimde köyde yaşlı bir kadın haricinde kimse türkçe konuşamıyordu öz amcamla bir kelime olsun konuşamadık ne kadar acı bir durum olduğunu tahmin edersiniz hısım akraba babama benim için sitem etmişler neden pomakça öğrenmemiş diye babam aracılığı ile cevabım ben bulgar değilim eğer onlar türküm diyorlarsa neden türkçe konuşmuyorlar dedim derin bir sessizlik oldu bende üzüldüm pişman oldum söylediğime çok üzüldüklerine şahit oldum ancak başka bir şey de gelmedi o an aklıma daha sonra amcamın 15 yaşın daki torunuyla olan diyaloğumuz daha da ilginç gelişti ingilizce biliyordu biraz bana bulgar ideasından haberim olup olmadığını sordu bilmiyorum nedir dedim bir harita getirip anlattı yugoslavyanın bir kısmı yunanistanın kuzey bölgesi (güney rodoplar)ki pomak nüfusun yoğun olduğu bölgedir TÜRKİYENİN TRAKYASI büyük bulgaristan ülkesi imiş biraz şaşırdım size okulda bunları mı öğretiyorlar dedim evet dedi doğal şekilde bak dedim yunanistanı bilmem yugoslavyayıda bilmem ancak trakya nasıl oluyorda bulgar toprağı oluyor dedim anlattı trakya yı geçmişte bulgarlar işgal etmiş dedi evet dedim doğru 3 hafta durabilmişler yani 21 gün kalabildiği topraklar bulgar toprağı mı oluyor dedim evet dedi bak dedim bir toprak 21 gün de vatan oluyorsa 600 yıl bu topraklarda kök salmış bir devlet in buraları yurt edinmesi ni tartışmaya bile gerek yoktur değil mi dedim şaşırdı böyle bir şeyden haberi yoktu kendisine türk olup olmadığını sordum gururla bulgar olduğunu söyledi nasıl olup ta anne ve babasının türk olup kendisinin bulgar olduğunu sordum onların da müslüman bulgar olduğunu söyledi evet dedim kendime bulgar aşısı tutmuş peki dedim senin büyük türk ideasında haberin var mı o neki dedi ama dedim bu harita yetmez dünya atlası getirmen lazım getirdi osmanlı coğrafyasını gösterdim ve buraları sadece bir idea değil 600 yıllık vatan yurt buralarda köklerimiz var bu bizim ideamız değil gerçeğimiz turan coğrafyamız dedim söyleyeceği bir şey kalmamıştı sadece bilmiyordum diyebildi gelelim senin bulgar olup olmadığına dedim senin bulgarlığına itirazım yok çün ki sen ben bulgarım dediğinde dahi türklüğünü itiraf ediyorsun dedim daha çok şaşırdı nasıl olduğunu sordu bulgar isminin nereden geldiğini sordum bilmiyorum dedi hem bulgar olduğunu söyleyip hem tarihini bilmemesinin çok ayıp olduğunu okulda tarih hocası olup olmadığını sordum var dedi o halde bunu hocasına sormasını eğer o da bilmiyorsa öğrenip size öğretsin dedim bulgar isminin volga nehrinden geldiğini volga bölgesinde yerleşik türk boylarına volgalı anlamın da volgar dendiğini zamanla şive olarak bulgar olarak şekillendiğini anlattım butun benliği alt üst olmuştu bana türk kelimesinin nereden geldiğini bilip bilmediğimi sordu bunu türkiyede 5 yaşındaki bir çocuğun bile bildiğini orhun kitabelerini anlattm ve son olarak aslını inkar edip hain olmaması gerektiğini zaman gelip zor durumda kalabileceklerini ancak turkiyenin kale gibi sağlam ve güçlü olduğunu her zaman insanlarına sahip çıktığını ve daima da sahip çıkacağını yeter ki kendilerinin dik ve sağlam durmalarının gerekli olduğunu anlattım ve ilave olarak bu toprakların bir gün mutlaka gerçek sahiplerinin geleceğini buraların sahibi olduğunu iddia edenlere buralarının yut diye değil tut diye verildiğini söyledim yakın da BG na gideceğim bakalım  bu zaman nasıl işlemiş epeyce düşünmeye araştırmaya zamanı olmuştur umarım.
Logged
bogutevolu
mustafa
Onursal Üye
*****

Popülarite: 64
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 519



« Yanıtla #19 : Ocak 26, 2007, 12:00:03 »

Paşalı abi

Yazın uzun ve güzel. Ama abi biraz nefes alda yaz. Ben de paldır küldür yazıyorum Ardıma bakmadan ama araya paragraflar koyuyorum ki biraz görsel hafızaya yardımcı olayım diye.. Yazını okuyup cevap yazacağım.
Unutma kaybedilen her yurt parçası ve kaybedilen her türk hafızası geri alınacaktır.
Türkiye Osmanlıdan daha geniş bir coğrafyada hakim olacaktır. Levh-i Mahfuz ecel-i muallakta (sebepler yerine getirlmesi şartıyla) Türkiyeye bir yüzyıl daha hakimiyet verilmiştir.
Ben sadece Türkiye kısmının :Balkan Türkiyesi, İstanbul ve Ege adaları ve Anadolu Türkiyesi olarak 3 büyük eyalet halinde olcağını Adriyatikten Pasifiğe kadar bir birliğin kurulacağını söyleyeyim de bana deli desinler. Hiç dert değil..
Logged

Nassınız, eyi misiniz ?
Sayfa: 1 [2] 3 4 5
Balkanlar.Net  |  Balkan Dünyası  |  Pomaklar , Goralılar , Torbeşler  |  Konu: popüler kültür(POMAKLAR) « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer:  



    MKPortal C1.2.1 ©2003-2008 mkportal.it
    Bu safya 0.02576 saniyede 22 sorguyla oluşturuldu

    Emlak ilanları, araba ilanı ver Blog