Ana Sayfa Ana Sayfa  Forum Forum  Balkanlar TV Balkanlar TV  Tarihte Bugün Tarihte Bugün  Haberler Haberler  Makaleler Makaleler
Son mesaj - Gönderen: Taran Kedi - Cuma, 06 Nisan 2012 15:50
Balkan Türklerinin Buluşma Noktasına Hoş Geldiniz.
Balkanlar.Net
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Kasım 25, 2017, 12:16:48
151.700 Mesaj 8.683 Konu Gönderen: 8.295 Üye
Son üye: figenbakay
Balkanlar.Net  |  Balkan Dünyası  |  Pomaklar , Goralılar , Torbeşler  |  Konu: **pomak** 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] 2 3 ... 10
Gönderen Konu: **pomak**  (Okunma Sayısı 52285 defa)
PAŞALI
Ziyaretçi
« : Ocak 31, 2007, 17:59:35 »

    Aşağıda alıntılarını verdiğim türk ironiklerine dayanılarak yapılan tarih araştırmaları gösteriyor ki  Isık göl-Balkaş dolaylarında yerleşik  Batı Gök-Türk hakanlığının çözülmesinden (7. yüzyıl ortaları) sonra da, belki Karluk devle- tinin kuvvetlenmesi üzerine Seyhun nehrine doğru gelişen Oğuz hareketi karşısında Batı Sibirya'ya çekilmek zorunda kalmışlardır (8. asrın 2. yarısı). Kaşgarlı Mahmud'da Peçeneklerin bir Oğuz boyu olarak gösterilmesi ' , bu Oğuz-Peçenek itişmelerini ve komşuluğunu belirtir. Bizans imparatoru K. Porphyrogennetos'a göre, geriden gelen Oğuz baskısı sonucunda batıya çekilen Peçeneklerden bir bölük Oğuzların yanında kalmıştır Kaşgarlı'daki Oğuz boyları listesinde yer almayan çepnilerin oğuzların yanında kalan peçenekler olması büyük olasılıktır. ki doğu karadenize geldiklerinde burada
paçenekler,uzlarve kuman kıpçak boylarıyla karşılaşmaları 24 boyun son büyük göçünün ilkkini gerçekleştiren paçenekler,uzlarve kuman kıpçak boyları ile değil daha sonra göç ettikleri ve kendi başlarına hareket ettikleri gözlenmektedir(aynı boya ait)oldukları halde yine anlaşılacağı üzere bahse konu birlikte hareket eden bu 3 boydan KUMAN KIPÇAK  boyu ayrı değil tek boydur yaygın tanımı ile kuman olarak anılır yine birlikte hareketle tarihi hareketler içinde kader birliği yapmış 3 boy baskın olarak peçenek adıyla özdeşleşmiştir küçük ayrıntılar zaman zaman yaşanan fevri davranışlar dışında kitlesel ayrımlar gözlenmemektedir dolayısı ile tanımlama olarak bu 3 boy için baskın isim olarak peçenek tanımı doğru olacaktır.

devam edecek-

« Son Düzenleme: Şubat 02, 2007, 00:16:29 Gönderen: PAŞALI » Logged
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : Ocak 31, 2007, 18:06:23 »

PEÇENEKLER, UZLAR VE KUMAN(KIPÇAK)'LAR

Orta Asya'dan batıya Türk göçlerinin son büyük dalgasını (9. 11. asır- lar) meydana getiren Türk boylanndan ilki, Peçenekler, Gök-Türk hakanlığına dahil kütlelerden biri idi. îhtimal On-ok'ların (Türgişlerin) bir kısmını teşkil etmek üzere Isık göl-Balkaş dolaylarında yaşamışlar, Batı Gök-Türk hakanlığının çözülmesinden (7. yüzyıl ortaları) sonra da, belki Karluk devle- tinin kuvvetlenmesi üzerine Seyhun nehrine doğru gelişen Oğuz hareketi karşısında Batı Sibirya'ya çekilmek zorunda kalmışlardır (8. asrın 2. yarısı). Kaşgarlı Mahmud'da Peçeneklerin bir Oğuz boyu olarak gösterilmesi ' , bu Oğuz-Peçenek itişmelerini ve komşuluğunu belirtir. Bizans imparatoru K. Porphyrogennetos'a göre, geriden gelen Oğuz baskısı sonucunda batıya çekilen Peçeneklerden bir bölük Oğuzların yanında kalmıştır ("Oğuz Peçe nek") ki, Kaşgarlı'daki Oğuz boyları listesinde yer alan "Peçenek" bunlar olmalıdır.
Çeşitli kaynaklarda "Patzinak" (Bizans), Pecenaci, Pacinacae, Pezengi, "Bissenus" (Latin), "Peçenyeg" (Rus), "Badzinag" (Ermeni), "Beşenyö" (Ma- car) adları ile zikredilen Peçenekler, Cim ve Yayık (Emba ve Ural) nehirleri havalisinde bulundukları 9. asnn ilk yarısında, herhalde baskınlarla, Hazar doğu ticaret yollarının emniyetini tehlikeye düşürmeleri sebebiyle doğan Hazar-Oğuz ittifakı baskısına dayanamıyarak, kalabalık kütleler halinde Volga'yı geçip, yurtlarından çıkardıkları Macarların yerine: Don-Kuban havalisine gelmişlerdi (860-880 sıralan). Bu, büyük göçün ilk hareketi oldu.
Macarları önlerinden süren Peçenek("Türk Peçenek")'lerin gerisinde Oğuzlar, onların da gerisinde Kuman(Kıpçak)'lar Karadeniz kuzeyinden ba tıya yöneliyorlardı. Sibirya'ya doğru daha geride de Kimekler bulunuyordu Peçenek'ler 889-893 yılında Etel-küzü'deki Macarları Karpatlar-Tisa'ya, uzaklaçtırmak suretiyle, Don nehrinden Dnyeper'in batısına kadar uzanan bozkırlara yayıldılar. împarator K. Porphyrogennetos tarafından yazılan D Admmistrando İmperio'da. (948-952'lerde) kaydedildiğine göre, Peçenekler boy halinde idiler: Ertim (Erdem, Baçbuğ; Bayça, sonra Yavdı), Çor (ba' buğ: Kügel, sonra Küerçi), Yula (başbuğ: Korkut+an, sonra Kabukşın), Kü hey (başbuğ: îpa, sonra Suru), Karabay (baçbuğ: Kaydu+m), Tolmaç (ba buğ: Kortan, sonra Boru), Kapan (başbuğ; Yazı), Çoban (baçbuğ; Bata+n sonra Bula). Aralarından üçü (Ertim, Çor ve Yula) Türkçe "cesur" manasındaki "Kangar" adı ile zikredilen bu boylar 10. yüzyıl ortalannda, Karadeniz'e dökülen nehirlerin kıyılarında olmak üzere, şöyle sıralanmışlardı Çoban (Don), Tolmaç (Don'un denize döküldüğü bölgede), Külbey (Donetz), Çor (Dnyeper doğusu), Karabay (Dnyeper-Bug arası), Ertim (Dnyes ter), Yula (Prut), Kapan (açağı Tuna). İlk üçü, Uzlar, Hazarlar, Alanlarla Kırım bölgesi ile temas halinde; Yula "Türkiye" (Macaristan) ile Kapan Tuna Bulgarları ile sınırdaş bulunuyorlardı. Boy adlarından bir kısmı eski Türk unvanları (Yula, Çor, Kapan=Kapgan, Kül, Bey) olup, başbuğ isimleri de daha ziyade renk ifade ederler: Küerçi= gök, mavi; Kahuşkın = ağaç kabuğu rengi=solgun, sarımsı; Sulu=kül rengi; Boru=boz; Yazı=esmer (bozkır rengi); Bula=alaca; Yavdı=parlak. Kaynağımızda her boyun kendi adı ile bitişik şekilde kaydedildiği bu renklerin, her boyun aynı donlarda (yani boy adının yanında, söylenen renkte) atlara sahip olduğunu göstermesi mümkün olduğu gibi , boylann ayrı ayrı bayrak renklerini ifade etmesi da ha muhtemel görülmektedir. 13. asırda boy sayısı 13'e yükselen Peçenek lerde şahıs adları arasında şunlar vaîdır.Aba, Balçar, Bator, Bıçkılı, Yeke, îl- beğ, Kure, Karaca, Temir, Teber, Sol. Aynca şu kelimeler Peçeneklere ait kale adlarıdır: Salma, Saga, Kerbahg. Peçenek kalelerinden diğer dört tanesi- nin adı henüz çözülememiştir. Bu kelimelerden Peçenek dilinin daha ziyade Kıpçak Türkçesi tipinde olduğu sonucuna varılmıştır.
Peçenekler, tarihleri süresince, her biri kendi başbuğunun idaresinde olarak yalnız boy teşkilatı çerçevesinde kalmışlar, bir devlet (II) bütünlüğü düzenine girmemişler, fakat, savaş ve müdafaa zamanlarında bir arada ve ortak hareket etmesini bilmişlerdir (Kumanlar ve Uzlar da böyledir).
Peçeneklerin en geniş sınır komşusu Kiyef Rus knezliği idi. 915'de knez îgor zamanında bu araziye ilk Peçenek akını yapıldı ve Peçeneklerin Rus larla yanyana yaşadıkları 1036 yılına kadar, 121 sene içinde, 11'i büyük çapta olmak üzere akınlar tekrarlandı. Rus vakayinamelerine göre Peçenekler Rus kasabalannı yağmalıyorlar, halkı esir alıp götürüyorlardı. Yıllıklar buna benzer şikayetlerle dolu olmakla beraber, düşmanlık çok kere Ruslann te-cavüzlerinden veya Peçenek düşmanlarmı korumağa kalkışmalarından ileri geliyordu. Bazan da Peçenekler, Rus topraklarına birbirleri ile döğüşen knezler tarafından çağrılıyorlardı. Igor 944'deki Kınm seferinde de Peç- neklere müracaat etmiçti. Peçenek-Rus mücadeleleri, İtil ve Tuna Bulgarla rına karşı sefer açan, 965'de Hazar hakanhğını yıkan, Rusların "Büyük îs kender"e benzettikleri, fakat Peçenek örneğine göre yetiştiği için "bir Peçe nek başbuğu vasfında olan" knez Svyatoslav zamanında (946-972) kızşçtı. Peçenekler 968'de Kiyefi kuşattılar ve nihayet Bizans'la savaştan dönen Svya-toslav'ı aşağı Dnyeper'deki kayalıklara sıkıştırarak mağlüp ve telef ettiler. Knez Vladimir zamanında da (972-1015), Ruslann Peçenek arazisine nüfüz ederek müstahkem mevkiler kurmağa çalışmaları yüzünden mücadele şid det kazandı. Peçenekler bu teşebbüslere karşılık verdiler (992, 996, 1015 yıl larında). O sırada Ruslarla mücadele eden Polonya kralı Boleslavv I (992-1025) ile de münasebet kurdukları anlaşılan Peçenekler bu suretle, Hazarlar ve sonraki Kumanlar gibi, Rusların Karadeniz'e inmelerine mani oldular. Bu da dolayısiyle Bizans menfaatlerine uygun düşüyordu. împa rator K. Porphyrogennetos eserinde "Peçenek'lerle mutlaka iyi geçinmek gerektiğini" kaydetmişti.
Peçenek-Bizans dostluğu, Ruslara ve Tuna Bulgarlarına karşı askerî desteğe ihtiyaç duyan imparator Konstantinos Porphyrogennetos'un güney Kınm'da Khersones'teki kumandanı aracılığı ile Peçeneklerle temas kurmak istemesi üzerine, 915'de başlamıştı. Istanbul'dan Peçenek başbuğlarma sık sık elçiler, hediyeler gönderiliyordu. Iki taraf arasında ticarî faaliyet de canlı idi. Bizans'dan gelen kumaş, baharat, boya ve Peçenek kadınlarının çok düşkün oldukları süs eşyası ve mücevherata karşılık balmumu, tutkal, kıymetli deri vb. satılıyordu.
Fakat Peçenekler doğuda pek huzurlu değildiler. Kendilerini Volga ötesi yurtlarından çıkaran Uz (Oğuz)'lar batıya doğru ilerliyor ve geldikleri Oka-Sura çevresinde Peçenek doğu cephesine baskılarını arttınyorlardı. Neticede Peçeneklerden bir kısım 942-970 arasında Macaristan'a gidip yer leşirken, asıl kütle yavaş yavaş batıya kaymağa başlamıştı. 11. asrın ilk çeyre ğinde Peçeneklerin Turla (Dnyester) boyuna ve bugünkü Besarabya'ya indikleri görülmektedir ki, Karadeniz düzlüklerindeki Peçenek hakimiyetini iyice zayıflatan bu durumdan yine Ruslar istifade ettiler. Knez Yaroslav, Normanlar, Slovenler ve Novgorodlularla takviyeli ordusu ile Kiyef civanndaki savaşta Peçeneklere ağır darbe indirdi (1036). Peçenekler adeta gözden silindi, aradaki siyasî münasebet kesildi. Diğer taraftan İmparator Basi- leos II ("Bulgarokton")'un Bulgar işini hallettiği 1018 yılından beri Bizans'ın artık dış yardım isteği kalmadığı için, imparatorlukla Peçenekler arasında "devlet seviyesi"ndeki temaslar da sona ermiş bulunuyordu. Bu durum Peçenek akınlarım Balkanlar üzerine çekti (1026, 1035, 1036). Bulgaristan, Makedonya, Trakya tahrip edildi. Fakat Bizanslı tarihçi Kedrenos (11. asır)'a göre "Dnyeper nehrinden Pannonia (Batı Macaristan)'ya kadar Tuna'nın kuzey sahasını işgal etmiş olan" Peçeneklenn bir ara 11 boyunu kendi idaresinde toplamağı başardığı anlaşılan başbuğ Turak ile hakimiyet davasına kalkan diğer başbuğ Kegen arasındaki mücadele (1048) ve ikincinin Bizans'a sığınmasımn yol açtığı Trakya akını felaketle neticelendi. Kegen Hıristiyanlığı kabul etmiş, Turak da savaşta esir düşerek Hıristiyan olmuştu. Bundan sonra bir yandan Peçenek-Bizans mücadelesi devam etmekle beraber, diğer taraftan Peçenek kütlelerinin Bizans sınırları içine (Bulgaristan'a) bekçi olarak yerleştirildiği, birçok Peçeneğin Bizans ordusunda hizmet aldığı ve bilhassa 1048'den sonra sayıları artan bu ücretli askerlerin Selçuklulara karşı Anadolu'ya gönderildiği bilinmektedir. Ancak, bunlardan imparator Konstantinos Monomakhos'un emri ile Üsküdar yakasına geçirilen 15.000 Peçenek atlısı, Bizans kaynaklanna (Kedrenos, Zonaras) göre, böyle bir vazifeyi kabul etmeyerek -Boğaziçi'ndeki gemiler kasten kaldrıldığı için- başbuğ Katalın'ın idaresinde atları üstünde -Boğazı yüzerek Rumeli sahiline çıkmışlar ve Tuna'ya dönmüşler (1050), daha sonra da 1071 Malazgirt muharebesinde Bizans ordusundaki bir kısım Peçenek kuvvetleri soydaşları tarafına geçmişlerdir.
Peçenekleri yukarıdaki iç mücadeleye sürükleyen sebep, gerilerinden gelen, fakat kendileri de Kuman(Kıpçak)'ların önünden boyuna çekilerek bir kısmı 1048'de Tuna'yı geçmek zorunda kalan Uzlar karşısında mukavemet edememeleri idi.
Rus yıllıklarında doğrudan doğruya "Tork" (= Türk. Diğer şekilleri:Torky, Toruky vb.; nadiren Torkmen = Türkmen. Rusça'da "ü" yoktur), Bi zans kaynaklarında ise kısaca "Uz" diye anılan bu kavim, Oğuzlardan bir kı-sım olup, yukarıda söylendiği gibi, Peçenekleri Volga-ötesindeki yurtlarından atarak orayı işgal etmişler (860-870'ler) ve sonra da batıya geçmişlerdi. 985'de knez Vladimir'in îtil Bulgarlarına karşı açtığı sefere (ihtimal Kiyef knezliği-Oğuz Yabgu devleti ittifakı neticesi) bazı "Tork" unsurlarının katıldığı Rus vekayinamelerinde kaydedilmiş ise de, Ruslarla gerçek temas kurmak üzere onların kütle halinde Kiyef knezliği sınırlarına göçleri, herhalde, 1036'da Peçeneklerin mağlüp olarak Rusya'da sahneden çekilişlerinden sonra vukübulmuş olmalıdır. Çünkü Rus kronikinde Torklarla ilgili bu vasıf ta ilk kaydın 1054 yılına ait olduğu bildirilmektedir.
1048 harekatı asıl Uz kütlesinin Dnyeper bölgesine, Kiyef Rusyasının güneyine kadar yayıldığını göstermektedir. Fakat Rus knezleri toplanarak kendi bölgelerinden Uzları uzaklaştırmayı bildiler. 1060 senesindeki ani hücum karşısında yenilerek batıya çekilen kalabalık Uzlar (Bizans tarihçisi Attaleiates'e göre 600 bin kişi) 1065'de Bizans ve Bulgar mukavemetini kıra rak Tuna'yı geçtiler ve Peçeneklerin arkasından, Trakya ve Makedonya'yı yağmaladılar, Selanik'e, hatta Peloponezos'a kadar ilerlediler. Bu beklen medik hadise Batı dünyasını merak ve korkuya düşürdü. Ancak bu süratli istila, bir işgal mahiyetini alamadı. Şiddetli soğuk yüzünden Uzlar arasıda çıkan salgın hastalıklara, onlardan öç almak isteyen Peçeneklerin hücumları eklendi. Uzlar kırıldı. Geri kalan bir kısım Uz Macaristan'a akın teşebbüsünde (1068) başarı elde edemedi. Artık bir kuvvet olmaktan çıkan Uz ka lıntıları Bizans ordusuna alındılar, kısmen çeşitli bölgelere dağıtıldılar; Gü-ney Rusya'ya dönenler de Kiyefetrafına yerleştirildiler.
Uz baskısı yüzünden Balkanlara intikal ederek, 1050-1051 yıllarında Bizans'a karşı şiddetli ve başarılı savaşlar veren Peçenekler749'in kendilerini toparladıkları görülmektedir. Nitekim Bizans ile şiddetli çatışmaları imparator Aleksios 1 Kommenos zamanında (1081-1091 yıllarında) da devam etmiş ve herhalde bu savaşlar, bazı araştırıcılann dikkatini çektiği gibi, Anadolu'nun Selçuklular tarafından fethini kolaylaştırmıştır. Peçenek başbuğu Çelgil'nüti, yanında Macar kralı St. Laszlö ve kuvvetleri olduğu halde Lüleburgaz'a kadar ilerledikten sonra, savaşta yaralanarak ölümü (1086) üzerine Peçenekler, Tatuş'un başbuğluğunda ve Kumanlarla takviyeli orduları ile Derster (Silistire)'de, 1087'de, İmparator Aleksios kumandasındaki Bizans ordusunu hezimete uğrattılar . 1088-1090 yıllarında devam eden savaşlarda yine imparator idaresindeki Bizans kuvvetlerini yer yer mağlüp ederek, Filibe ve civarından sonra Edirne'ye ve Keşan'a kadar Trakya'ya hakim ol-dular, 1090 sonlarında Çekmece'ye yaklaştılar. Bizans imparatorluğu, tarihinin buhranlı anlarından birini daha yaşıyordu. Çünkü Peçenekler Anadolu'daki soydaşları ile işbirliğine girişmişlerdi: 10 yıla yakın bir zamandan beri kuvvetli donanması ile adalardan bazılarını zaptederek Ege denizine hakim olan, Oğuzlann Çavuldur boyundan, îzmir Beyi Çakan İstanbul'u zaptetmek üzere Peçenek başbuğları ile temas kurmağa muvaffak olmuştu. Edirne'de Peçenekler, Ege'de Çakan'ın donanması, Marmara sahillerinde Sel- çuklular tarafından üç ağızlı Türk kıskacı arasına alınmış olan Bizans'ın 1091 ilkbaharındaki durumu, Fatih'in îstanbul'u fethinden hemen önceki günleri hatırlatıyordu. Durumun ağırlığı dolayısiyle împarator, Avrupa Hı- ristiyan dünyasına müracaata başlamış idi ki, bu rica Haçlılann bir an evvel

harekete geçmelerini sağlamıştır. Aleksios Batı'dan zamanında yardım göremedi ise de imparatorluğunu bu tehlikeden yine Türklerin eliyle kurtarmayı başardı: Uzların arkasından Balkanlara kadar gelmiş olan Kumanlann Tııgorkan (veya Tugor Han) ve Bönek (Bonyak) adlı başbuğlan ile anlaşarak onları, Çakan'ın sahillere yanaşmasını beklemek üzere Meriç nehri kenarında Lebunium (Omurbey mevkiinde)'da karargah kurmuş olan Peçenek kuvvetleri üzerine saldırttı. 40 bin Kuman süvarisinin baskınına uğrayan Peçenekler tamamiyle ezildiler (29 Nisan 1091). Siyasî tarihleri böylece nihayete eren Peçeneklerden arda kalanlar dağıldılar. Macaristan'a gidenler Peşte çevresinde ve Fertö vilayetinde yerleştirildiler. Bir kısmı da Uzlar ve Kumanlarla karıştı. Balkanlarda kalanlar daha ziyade Vardar nehri boyuna iskan edilmişlerdi. Makedonya'daki Megleno-Ulahlan ile Sofya etrafındaki Şop-Bulgarların Peçenek neslinden oldukları söylenir. Anadolu'da, Sırbistan, Rusya, Macaristan ve Kafkaslarda bazı yer adları ve halk efsanelerinde Peçeneklerin hatıraları yaşamaktadır .
Orta Macaristan'da ele geçen meşhur Nagy Szent Miklos hazinesinin al tın kaplan üzerindeki Gök-Türk yazılı Türkçe kitabelerin Peçeneklere ait olduğu, kitabeleri okuyan Gy. Nemeth'in tesbiti ile ortaya çıkmıştır. Ayrıca güney Rusya'da Poltava'da bulunan Perescepine hazinesi de Peçeneklere ait sayılmaktadır.
Adlarının mana ve menşei ile kavmî terkipleri 60 yıldan beri münakaşa edilegelmekte olan Kumanlar kaynaklarda başka başka isimler altında zikre-dilmişlerdir. Bu bakımdan bozkırlı Türk toplulukları arasında istisna teşkil ederler. Onlara Bizanslılar ve Latinler "Kumanos, Kumanoi, Cumanus, Ko- mani", Ruslar "Polovets", Almanlar ve diğer Batılı milletler "Falben, Falones, Valani, Valwen, Pallidi", Ermeniler "Khartes", Macarlar "Kun", îslamlar Kıpçak" (Kıfşak, Khıfçakh) demişlerdir. Ruslar, Almanlar, diğer Batılılar ve Ermeniler tarafından verilen isimler aslında renk (san, sanmsı, açık san, sa man sarısı) ifade eder. Adlarının ilk defa geçtiği Rus Kronikinde (1055-1056'lardan hatıra) Türkmen, Peçenek ve Tork (Uz)'larla aynı cinsten olduklan belirtilen Kumanlar anlaşıldığına göre buralarda, daha ziyade dış görünüşleri ile tamtılmak istenmiştir. Gerçekten doğulu, Batılı bütün kavnaklar Kumanların, kumral saçlı sanşın olduklarında fikir birliği halindedirler.
îbn Hurdadbih (885'lerde)'den itibaren îslam ve sonra Gürcü kaynaklarında geçen Kıpçak adı Türkçe olarak ("öfkeli, birden kızan") şeklinde açıklanmakta, Kuman ve Kun adlarının Türk lehçelerinde de "sarımtrak", "solgun" manasına geldiği bildirilmektedir.
Kuman-Kıpçakların menşeine dair ilk geniş araştırmayı yapmış olan J. Marquart'ın Kumanlan Uzak Doğu'da Amur nehri dolaylarında yaşadığını ileri sürdüğü "Murqa" adlı bir Moğol kavminin "Kun" kabilesine bağlama iddiası, onun kaynaktaki bazı kelimeleri yanlış okuması (Arapça "fırka" sözünü kavim adı sanarak "Murqa") dolayısiyle kabul edilmemiştir. "Kun" is minin, yine bir Moğol-Tibet karışımı olan T'u-yü-hun kavim adından kısaltma olabileceğine dair G. Haloun'un düşüncesi   de ikna edici görünmemiştir. Çünkü beyaz ırkın seçkin vasıflannı taşıyan Kumanlann çehrelerinde ve bedenî yapılannda hiçbir Moğol çizgisi bulunmadıktan başka, Ku- man-Kıpçak dilinde de Moğolca unsurlara rastlanmamaktadır. Fakat Ku- manlann ırkî özellikleri bazı araştıncıları, onlarla Arî'ler (Hind-Avrupalılar) arasında ilgi kurmağa sevk etmiştir. Gerek soy, gerek kültür bakımından Türk'ü Moğol'dan pek ayıramadıkları bilinen ve aralarında J. Marquart, P. Pelliot, W. Barthold, D. Rassovsky vb.'nın da bulunduğu Batılı bilginler, Türkler'e ait saymadıkları Kuman tipinin nihayet Moğol bölgesinde Türkleşmiş bir Hind-Avrupalı kavimden ileri gelebileceği üzerinde durmuşlardır. Hatta Rus Grum-Grzimajlo Çin'in kuzeyinde böyle bir topluluğun yaşadığını keşfetmek iddiasında bulunmuştur. Buna karşılık, M.Ö. 2. yüzyı da Tanrı Dağları'nın kuzey yamaçları ile Isık Göl dolaylarında oturan ve başbuğları "Kun-mo" veya "Kun-mi" (Kun-beğ, Kun-bî?) diye anılan Hun soyuna ve kültürüne mensup ve Türklere mahsus bir kurt efsanesine sahip ve miladdan sonralan da varlıklarını sürdüren Wu-sun (veya U-sun) kavminin Çin kayıtlarında (Han devri) "kırmızı saçlı (kumral), mavi-yeşil gözli olduğu belirtilmiştir. Diğer taraftan îslam kaynaklarından (El-Bîrün 1050 sıraları, Mervezî, 12. asrın ilk çeyreği) anlaşıldığına göre, Orta Asya'da Kun adlı bir Türk kavmi, 10. yüzyıl başında Kuzey Çin'de kurulan Moğ( K'i-tan devletinin bilhassa 936'da Çin'de Liao sülalesi olarak bütün kıt'a' ele geçirme teşebbüsü karşısında, yerlerini terkedip "Sarılar ülkesi" (Şar ya)'ne doğru çekilmişdir. Bu "Sarı"larla, adları aynı manaya gelen Kunların, menşe bakımından ilgisi üzerinde durulmuştur: Mervezî'ye göre, -hiç olmazsa bir kısmı- Aral gölüne kadar çekilmiş olan bu "Sarı"ların ya "Sarı-Uygur"lar(yk. bk. Kan-çou Uygur Devleti)dan olabileceği veya belki dı "Sarı-su" ırmak adında ve Türgiş hakanının başkenti civarındaki (Çu'nun batısı?) îbn Hurdadbih'in bahsettiği "Sarigh" kasabasında hatırası mevcut "Sa Türgiş"lerle birleştirilebileceği düşünülmüştür. Üstelik Kimek ülkesin uzandığı sanılan yol üzerinde Gerdizî'nin (Ulu Kuman?) diye kaydettiği bir bozkır sahası bulunmaktadır. Kun-Kuman-Sarı-Kıpçak meselesine dair son araştırmalara göre durum şöyle görünmektedir: (Kumanların batıya göçünden önce) Orta Asya'da itil-Seyhun-İrtiş arasında Oğuzlar; Tobol, îşim çevresinde Kıpçakla buradan Altaylar'a doğru Kimekler; Isık Göl etrafmda Karluklar bulunuyor daha doğuda Nan-şan bölgesinde (Mervezî'deki Şariya) Sarı-Uygurlar yer alıyordu. Huang-ho dirseği dolaylarında Nesturî (Hıristiyan) Öngüt'ler vardı. îşte bu sıralarda Kunlar da bu civarda bir yerde yaşamakta idiler (Zira Mervezî, ihtimal Örgüt'lerle karıştırarak, Kunlann Hıristiyan olduklarıı söyler). "San"ya gelen Kun(Kuman)'lar beraberlerinde Sarı-Uygurlardan bir kütleyi de sürükleyerek, Cungarya kapısından Türkmen (Karluk) bölgesin oradan da kuzeyde Kıpçaklar sahasına geldiler. Eğer "300 bin çadır halkın;Çin'den çıkarak" Kara-Hanlı ülkesine saldırmak istediklerine, fakat Balasa-gun'a 8 günlük mesafede Kara-Hanlı Togan Han tarafından geri atıldıkları na dair İbn'ül-Esîr'deki haberi bu hadise ile ilgilendirmek mümkün ise, büyük Kun-sarı göçünü Kıpçak topraklarına çeviren sebebin Kara-Hanlı mukavemeti ve karşı taarruzu olduğunu kabul etmek gerekir. Aslında Batı Gök-Türk topluluklarından olan Kıpçak kütlesi, eski Çik'lerin 10. asırdaki devamı olduğu anlaşılan, îrtiş boylanndaki Kimek- lerden îşim-Tobol vadilerinde oturan bir kol idi. Kaşgarlı, Yimek (İmek) kavminden ve bu kavim Kıpçakların büyüğü sayıldığı halde Kıpçaklann kendilerini ayrı tuttuklanndan bahseder. Bundan, Marquart'a göre, o sırada (11. asrın son yarısı) ikili federasyon (Kimek=İki Yimek, 2 tmek) halinde yaşayan Kimeklerde idareciliğin Kıpçak kolunda olduğu anlaşılmaktadır. Bu iktidar değişikliği herhalde asrın başlarında vukua gelmiş ve Kıpçaklar Balkaş'tan İrtiç'e kadar hakim bulundukları sırada güneyden Kun (Kuman) Sarılann gelmesi ile daha da kuvvet kazanarak, bu sefer hep birlikte (ihtimal doğudan K'i-tan baskısı veya daha ziyade yer ve otlak darlığı sebebi ile) Volga üzerinden batıya yönelmişler ve sonra, önlerindeki Uz kütlesinin 1048'de Balkanlar'a çekilmesi üzerine, Güney Rusya sahasına intikal etmişlerdir. Bu suretle Rus kronikinde Kumanlar (Polovtsi) ilk defa 1054 yılında görünürler. Hakimiyetleri Dnyeper'e kadar yayılan bu devirde doğuda "Kıpçak" adı muhafaza edilirken, Batıda, baş tarafta zikrettiğimiz adlarla anılmağa başlamışlardır.
Kuman (Kıpçak)'ların, Moğol istilasına kadar 1.5 asırdan fazla bir müddet Karadeniz kuzeyi bozkırlarını hükümleri altında tutuşlan Rus ve Balkanlar tarihinde derin izler bırakmıştır. 1055 yılında Pereyaslavl knezi ile bir anlaşma yapan başbuğ Boluş'tan sonra Kumanlar 1061'de Rusları yendiler ve 1068'de, kendilerinden kaçan bazı Uz ve Peçenek gruplarını hizmete aldığı gerekçesi ile yine Pereyaslavl'a girerek Rus knezlerinin birleşik ordusunu perişan ettiler (Alta ırmağı savaşı. Kiyef yanında); Çernigov knezliğine kadar sokuldular. Kiyef knezi Lehistan'a kaçtı. 1071'de Rostovtsev, Neyatin bölgesine, 1079'da Voin kasabasına, ertesi sene Novgorod sahasına akınlar yapan Kuman (Kıpçak)'lar, 1080'lerde hakimiyetlerini, Don-Dnyester ağırlık merkezi olmak üzere, Balkaş gölü-Talas havalisinden Tuna ağzına kadar yaymışlardı. Kafkaslarda Kuban bölgesini de içine alan bu arazi, kuzeyde Oka-Sura nehirleri boyuna, yani îtil Bulgarları sınırına uzanıyordu. Doğu Avrupa-Batı Sibirya bozkır bölgelerinin tamamını teşkil eden Ku- man-Kıpçak sahası o zamandan itibaren îslam kaynaklarında "Deşt-i Kıpçak" ("Kıpçak-Bozkın") adını almış, Batı kaynaklarında (îdrîsî, Rubruquis, Plano Carpini vb.) "Comania" (Komanya) diye anılmıştır. D. Rassovsky'ye göre, Rus, Bulgar, Alan, Burtas (Mordva), Hazar ve Ulah'lann Kuman tabiiyetinde yaşadıkları bu devirde Kuman-Kıpçak ülkesi 5 kısım halinde idi: Orta Asya, Yayık-Volga, Don-Donetz, açağı Dnyeper, Tuna. Buralarda Kuman-Kıpçaklar, herbiri kendi başbuğ("han")larının idaresinde olmak üzere ayrı bölükler olarak yaşıyorlardı ve 1091'de de Edirne yakınındaki Lebunium savaşında Bizans'ın müttefikleri, şüphesiz ancak "Tuna" bölüğü mensupları idi. Bu tarihlerde Altunapa, Sarııhan adlı başbuğlar "Kıpçak Bozkın"nda rol oynayan başlıca simalardı. Kumanlar 1091'de Macaristan'a, 1092'de Le- histan'a girdiler, 1093'de tekrar Bizans topraklarında göründüler. 1093-1094'de Rus bölgesine akınları devam etti. Anlaşılıyor ki, maksatlan toprak işgali değildi. Peçeneklerde de gördüğümüz gibi, bölgede, Hazarlar dahil herhangi bir bozkır-Türk siyasî topluluğu için geçerli olmak üzere, bozkır ikliminden harice çıkılmıyor, kendi hayat tarzlarına en uygun arazi- nin muhafazasını, dış tehlikeden uzak kalmasını sağlamak gayesi ile bozkırlar ötesindeki siyasî toplulukların daima baskı altında tutulmasına çalışılıyordu. Türk topraklarının güvenliği şartları içinde gerçekleştirilen barışlar, çok kere, karşı taraf sözünden dönmediği müddetçe, sürüp gitmekte idi. Bu durum bazan evlenmelerle de sağlamlık kazanıyordu. Bir anlaşmaya göre Tugorkan (veya Togur Han)'ın kızı, Kiyef knezi Svyatopolk ile (1094); sonra Çernigov knezi Oleg, başbuğ Osuluk (Uzluk)'un kızı ile evlendi. Böylece bir ara knezlerin ve ileri gelenlerinin hatunlarmdan çoğunu Kuman prenses ve kızlan teşkil etti. Bununla beraber, Kuman-Rus münasebetleri pek huzurlu değildi. Çünkü knezler kendi aralarındaki mücadelelerde birbirierine karşı Kumanlardan destek sağlamağa çalışıyorlar (mesl. Oleg 1095'de), veya yanlarındaki Kuman başbuğlarının adamlarını, fırsat buldukça, ortadan kaldırı yorlardı. 1096 başlarında Kiyefe gönderilen iki elçi (îtler ve Kıtan) maiyyetleri ile birlikte öldürülmüşlerdi . Hadise bir savaşa yol açtı. Tııgorkan ile başbuğ Küre bazı kasabaları yaktılar, Kiyefi ve civarını yağmaladılar (Mayıs 1096). Fakat knezlerin ittifakı karşısında savaşı kaybettiler, muharebede Tugorkan ile oğlu ölmüşlerdi. îki oğlu Kuman başbuğlarının kızları ile evli Kiyef prensi Vladimir Monomakh daha ciddî davrandı; 1097'de Liyubec kasabasında tertiplediği büyük toplantı ile knezleri uzlaştırmağa, Rus mukavemetini teşkilatlandırmağa girişti ve 1103'de bütün knezlerin başında, Kumanlara karşı büyük bir başarı kazandı. Kumanlar buna kısa fasılalarla şiddetli akınlar halinde cevap verdiler (1105-1111 arasında 4 defa) ki, Rus kroniklerini dolduran bu mücadeleler ilk Rus halk edebiyatını zenginleştirmiştir. V. Monomakh'ın ölümünden sonra knezler arasında münazaalar tekrar alevlendiği zaman Kumanlar bundan faydalanamadılar. Devamlı çarpışmalarla gençlerini ve dirayetli başbuğlannı teker teker kaybeden Kiyef civarı Kuman birliğinde zayıflık emareleri belirmişti. Tuna Kumanlarından bir kısmı Macaristan'a giderek askerlik yapmakta idiler. 12. asrın 2. yarısında Dnyeper Kumanlarının biraz toparlandıkları görüldü. Bunlar Könçek ile Kobyak (Köpek)'in başbuğluğunda Pereyaslavl knezliğine karşı taarruza geçtiler (1177, 1179). Aksu (Bug) civarındakiler Kiyefe doğru akınlar yaptılar, fakat 1184'de knez Svyatoslav idaresindeki şiddetli baskında birleşik Rus kuvvetlerine mağlüp oldular. Rivayete bakılırsa verdikleri 7000 esir arasında 417 bey veya beyoğlu bulunuyordu . Ancak Kumanların mukabelesi de şiddetli oldu: 1185 baharında Novgorod-Seversk knezi İgor kumandasındaki birleşik Rus ordusunu, aşağı Don boyunda Kayalı (bugünkü Kagalnik?) ırmağı kıyısında kuşatarak imha ettiler. Başbuğ Könçek'in idare ettiği bu savaşta prens İgor dahil Rus ordusundaki knezlerin hepsi de yakalanmıştı; esirlere iyi bakılmış, -sonradan kaçmağa muvaffak olan- îgor'un yaralan tedavi edilmişti.
Rus edebiyatının şaheseri olduğu söylenen Rus millî destanı (Slovo o Polkıı Igoreve)'mn başlıca konusu bu 1185 karşılaşmasıdır. Bu îgor destanın- da seferin ayrıntıları, tabiat, kahramanlık, üzüntü, İgor'un karısmın feryatları ustalıkla anlatılmıştır. 1800yılındaki ilk neşrinden zamanımıza kadar Rusya'da defalarca yayınlanmış ve incelemelere tabi tutulmuş olan metnin sonradan uydurulduğuna dair iddialar ileri sürülmüş ise de, tarihî hadiseyi aksettirdiğinden şüphe edilmemektedir ve aynca dil, savaş tekniği, donatım,madencilik vb. bakımlarından Ruslar üzerine Türk tesirlerini göstermesi itibariyle belge değeri büyüktür.
Don ve Kuban dolaylarındaki Kuman(Kıpçak)'ların da Gürcülerle yakın münasebetleri olmuş, bu vesile ile Kumanlar Kafkaslar'ın güneyine geçmişlerdir. Gürcü kıralı Bagratlı David II (1088-1125) Büyük Selçuklu împaratorluğunun en kudretli çağına tesadüf eden hükümdarlığının başlarında, îslam-Türk baskısına karşı durabilmek ve mümkün olduğu takdirde Abhaza ülkesini ve baçka Gürcü bölgelerini Selçuklulardan geri almak için, aralarında yavaş yavaş hıristiyanlığın yayılmakta olduğu Kıpçaklardan kendine en yakın birlik ile temas kurarak askerî destek sağlamağa çalışmış; onlardan aldığı yardımlarla güney yönünde bazı harekatta bulunmuş (1109-1110'da) ve güzelliği ile meşhur bir Kıpçak prensesi ile evlenmişti. Bu kız, yukarıda adı geçen başbuğ Saruhan(Charaghan)'ın torunu ve onun yaşlılığı dolayısiyle yerine başbuğluğa getirilen oğlu Atrak (Atraka)'m kızı idi. Atrak da kralın daveti üzerine kendine baglı kalabalık kütlelerle (40 bin aile) Gürcistan'a gitti (1118. îlk büyük göç). Bu Kuman-Kıpçak kütleleri Çoruh, Kür dolaylarını "görülmemiş bir kudret ve genişlikle canlandırdılar"; Selçuklulara bağ lı Müslüman emîriikleri idarelerine aldılar ve sayısı 40 bin tahmin edilen bir süvari ordusu ile Şirvan'a, Azerbaycan'a seferler yaptılar. 1121'de Borçalı çayı havalisini ele geçirdiler. 1123'de aldıkları Tiflis'i Gürcü kırallığı başkenti yaptılar. 1124'de îspir ve Oltu'ya kadar ileriediler. Şirvan şahlarını vergiye bağlamışlar, Saltuklu, Sökmenli, Mengücüklü ve Artuklu beyleri ile ve daha sonralan Azerbaycan Atabeyliği ile devamlı mücadele etmişlerdi Kral Giorgi III (1156-1184) zamanında Gürcü askerî gücünü meydana getiren Kıpçaklar 1177'de, asî ordu kumandanı îvane Orbelian'dan, kralı himaye etmek suretiyle başkumandanlığı devralan ünlü başbuğ Kubasar ile büsbütün hakim duruma geldiler. Devlet adamı Kutlu Arslan gibi Kıpçak beylerinin idaresinde başlayan -anası tarafından Kıpçak- güzel kraliçe Thamara (1184-1213) devrinde Gürcü devleti, kuzeyden Kıpçaklar başbuğunun kardeşi Sevinç idaresinde yeni kütlelerin ülkeye gelmesi ile de (ikinci büyük göç: "Yeni Kıpçaklar") askerî, siyasî alanda, tarihinin en parlak çağını yaşadı. Bugün Kür, Çoruh ve Çıldır gölü havalisinde Kıpçak Türkçesine yakın bir dil konuşan ahalinin, buraya o tarihlerde gelen Kuman-Kıpçak kütleleriyle yakın ilgisi olduğu, bölge halk edebiyatında bazı motiflerin o devir hatıralarını taşıdığı bildirilmektedir. Selçuklu çağının tanınmış şahsiyetlerinden, Azerbaycan Atabeyliği (1146-1225)'nin kurucusu, İl-Deniz de Kafkaslar'dan gelmiş bir Kıpçak Türkü idi.
Gürcistan'a gelmeleri dolayısiyle Don boylarını belki tamamen, Kuban bölgesini kısmen boşaltmış olan Kumanlardan Kırım yarımadasında kalan- lar şehiriere yerleşerek ticaret hayatına atılmış, hatta bazı küçük kasabalar da kurmuşlardır.
Fakat, 1203'de Kiyefi işgal etmelerine ve 1219'da Ruslarla birlikte, kısa bir müddet için, Galiçya'yı Macarlardan almış olmalanna rağmen, 13. asır başlarında artık "Deşt-i Kıpçak" bütünlüğünde siyasî kudrete sahip bir Ku-man topluluğu kalmamış gibidir. Doğudakiler Kıpçak, Kanglı, Yimek, Uran vb. adlar altında bozkırlarda eski kabile yaşayışı içinde iken Harezmşahlar Devleti ile -bilhassa Sultan Ala'üddin Tekiş (1172-1200)'e hatun olarak bir prenses verdikten sonra- temaslarını arttırarak, bu Türk-İslam devletinde askerî vazifeler almışlar, sınırların genişlemesinde büyük hizmet görmüşler ve sonra Moğollann Orta Doğu'yu istilasının arifesinde Harezmşahlar im- paratorluğu askerî gücünün hemen tamamını meydana getirmişlerdir. Fakat bu ordu Moğollar tarafından yok edildi (1220).
 
http://www.turan.tc/turktar/ogur/index.htm

« Son Düzenleme: Şubat 02, 2007, 00:07:15 Gönderen: PAŞALI » Logged
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : Ocak 31, 2007, 18:08:19 »

 yukarının devamı

Moğollar karşısında başarısızlık Deşti Kıpçak'ta da görüldü. 13. asır başlanndan itibaren Rusların adeta yardımcısı durumuna giren Kumanların Kırım çevresindeki zümreleri, Karadeniz'in büyük ticaret limanı Suğdak ile dolaylarını Anadolu Selçuklularına terk etmeğe mecbur kalmakla (1226) iktisadî yönden uğradıkları sarsıntıyı gideremediler. Daha 1223'de, Cebe ile Subatai kumandasındaki iki Moğol tümenine Ruslarla birlikte mağlüp olan Kuman-Kıpçaklar (Kalka savaçı), Cengiz'in torunu Batu idaresinde, Deşt-i Kıpçak içlerine ilerleyerek îtil Bulgaryası'nı çiğneyip geçtikten sonra, bir anda Rus knezlerinin askerî güçlerini perişan eden Moğol ordusu karşısında tutunamadılar. Don-Donetz havzasında başbuğ Köten kumandasındaki kuvvetler dağıldı (1239) ve başbuğ, kurtulabilenlerle Macaristan'a iltica etti. Kuman-Kıpçakların kalabalık bir kısmı da îtil Bulgaryası'na gitti ve ore da adeta nüfus çoğunluğu kazanarak Kıpçak Türkçesinin, Bulgar lehçesi ye rine, umumîleşmesine yol açtı. Bütün Kıpçak Bozkırı Moğol istilasına uğrayıp Altun-ordu devleti kurulduktan (1256) sonra, "Deşt-i Kıpçak" tabiri da ha uzun müddet kullanılmakla beraber, Kuman-Kıpçakların artık hiçbir rolü kalmamıştır. Kuman-Kıpçaklar, o sıralarda, Mısır'da varlıklarını daha iyi ortaya koymuşlardır. 13. yüzyıl başlarından itibaren dağınıklıklan ve gittikçe daralan imkanları yüzünden hayat şartlarının zorlaştığını gördüğümüz Ku man-Kıpçaklar, bilhassa kıtlık ve hayvan hastalıklannın zuhur ettiği yıllarda Kıpçak Bozkırında İslavlar dolayısiyle eski tarihlerden beri devam edegelen bir geleneğe uyarak, sıhhatli, gürbüz çocuklarını para karşılığmda başka ve daha müreffeh ülkelere göndermeğe başlamışlardı. Mısır'da Eyyübî dev leti askerî gücünü yabancılardan sağlamak durumunda olduğundan, Deşt- Kıpçak'tan ve Kafkaslar'dan getirilen Kıpçak, Oğuz, Çerkes gençlerini se vinçle kabul ediyor ve onları hususî kışlalarda eğitiyordu. îşte bu sırada Mı sır'a hayli Kuman-Kıpçak delikanhsının gelerek orduda vazife aldığı görül mektedir. Nihayet İzzüddin Ay-beg'in 1250'de Eyyübîler yerine sultan ilaı edilmesi ile kurulan Mısır "Türk Devleti" kısa zamanda Kuman-Kıpçak unsurunun eline geçti. Bunlardan ihtimal Kıpçak olan Sultan Kotuz'dan son ra, Sultan Beybars hem kudretli bir asker, hem yüksek devlet adamı bi Kıpçak Türkü olarak kendini gösterdi (1260-1277). İslam hilafetini ihya et mek, Moğolları Suriye'den uzaklaştırmak gibi icraatı ile zamanın seçkin bi hükümdarı oldu. Yerine geçen Sultan Kalavun (1279-1290)801 da bir Kıpçak idi. O da Moğol-Ermeni-Frank birleşik ordularını yenilgilere uğratan "En büyük îslam hükümdarı" olarak, anayurdu ile bağlantıyı devam ettirmiş, Altun-ordu ile dostane münasebetlerde bulunmuş - ve Mısır-Türk Devletindı ilk hükümdar sülalesinin kurucusu olmuştur. Evlatları, iktidar Çerkes köle menlerine geçinceye kadar, devleti idare etmişlerdir (1290-1382). Bu devrı içinde devlet "Türk Devleti" (Ed-Devlet'üt-Türkîya veya Devlet'ül-Etrak) diye anılmış. Mısır ve Suriye "Türkiye" adını almıştır. Çoğunluğu Arapça konuşan yerli halkın dışında kalanlar için umumî dil Türkçe ve kültür Türk kültürü idi ki, Çerkes idaresi devresinde de durum böyle devam ederken ülke Osmanlı Türklerine intikal etmiştir (1517).
Hindistan'da Delhi Türk sultanlığında 2. hükümdar ailesinin kurucusu olup, daha ziyade Uluğ Han diye anılan Sultan Balaban (1266-1286) da, gençliğinde Delhi'ye giderek devlet hizmeti almış Kıpçak büyüklerinden idi.
9.-13. yüzyıllar boyunca Doğu Avrupa-Batı Sibirya bozkırlanna hakim olan Peçenek-Uz-Kuman(Kıpçak)'lann tarihî rolleri şimdiye kadar saydıklarımızdan ibaret değildir. Bunların, izleri zamanımıza kadar sürüp gelen başka mühim hatıraları vardır. Önce, bu Türk boyları Rusların Karadeniz'e inmelerine ve Balkanlar'a sarkmalarına izin vermemişlerdir. Sonra, Dağıstan havalisi, Terek boyu ve sair bölgelerin Türkleşmesinde tesirli olmuşlardır. Rus vakayinamelerinde knezliklere yerleştirilmiş olarak geçen ve adlarının hatıraları o bölgelerde hala muhafaza edilen Berendi'lerin Peçeneklerden bir bölük olduğu, Kiyef knezliğinde sınır bekçiliği yaptıklan ileri sürülen Kara-Kalpaklar'da Peçenek-Uz-Berendi karışımından meydana geldiği bilinmektedir. Bunlardan bir kısmının sonraları Ceyhun ağzına giderek bugünkü Kara-Kalpakları teşkil etmiş oldukları anlaşılmaktadır. Bugün Romanya'da, açık sarı saçları ve mavi gözleri ile etraftaki topluluklardan ayrılan Çango'ların da Kumanlardan indikleri kuvvetle ileri sürülmektedir.
1223 Kalka savaşından sonra Moldavya'daki Kumanların başbuğu Borç Han'a bağlı kütleler, o zaman "Cumania" denilen bu bölgede (Kuzeydoğu Romanya) Hıristiyanlığı kabul edip kendileri için piskoposluk kurulmuş (1233), 1239 yenilgisi üzerine Köten idaresinde Macaristan'a göçenler Tuna-Tisa arasına yerleştirilmişlerdir. Buradaki yer adlan onların hatıralarıdır (Kis-Kunsag, Nagy-Kunsag= Küçük ve Büyük Kumanlar; Debrecen-DoJu Macaristan'da büyük üniversite yhn-Kartsag şehri vb.). Macar dilinde mevcut Türkçe sözlerin "orta tabakası" Kuman-Kıpçakça'ya aittir.
Vaktiyle Avarlann îslavları teşkilatlandırması gibi, Peçenek ve Kuman idarecilerinin de Balkanlar'da benzer büyük hizmetleri görülmüştür. 1185-1237 yılları arasında Tuna'nın güney bölgesinde kalabalık halde yaşayan Kumanların, Bizans'a karşı Bulgar istiklal mücadelelerinde (1185-1195) başlıca rolü oynadıkları anlaşılmaktadır. Mücadeleyi kazanarak 2. Bulgar devletinin başına geçen ve Ulahların (sonraki Romenlerin) teşkilatlanması tarihinde yeri olan Çar Asen(l 187-1196)'in Kuman menşeinden geldiği, ayrıca daha sonraki Bulgar hükümdarlarından bir kısmının Kuman olduğu belirtilmiştir. Bizans-îznik împaratoru J. Vatatzes (1222-1254), Moğollann önünden çekilen Kumanlardan çoğunu -toprak karşılığı askerî hizmet yü kümlülüğü ile- Trakya'da, Makedonya'da ve batı Anadolu'da iskan etmiştir.
Peçeneklerin, Uzların ve Kuman-Kıpçakların doğu Tuna çevresindeki etnik ve siyasî durumun teşekkülündeki tesirleri de ziyadesiyle dikkat çekicidir. Halen Romanya'da yaşayan ve ana dilleri Türkçe olan Gagauzların 13. yüzyılda oraya giden Selçuklularla ilgili oldukları iddia edilmiş ise de, bunlann daha ziyade Hıristiyanlaşmış bir Uz kütlesi olması ihtimali üzerinde durulmaktadır. Romanya'da bazı Türkçe yer adları (Teleorman, Dereh- lui (vadi), Turlui (tuı\u=tuz\u),Arges, Baragan, Cumana, Peçineaga, Carais- nan vb.) ile Romen dilinde mevcut Türkçe kelimelerden çoğu o devrin hatı ralarıdır. Aynı bölgede 1330'larda teşekkül ettiği bilinen ilk Romen devletinin de Kuman-Kıpçak unsuruna dayanan bir başbuğ ailesi tarafmdan kurul- duğu görülmektedir. Kurucusu Tok-temir oğlu Basar-aba idi (basmak fıilınden basar-t-aba).(=apa, Türkçe unvan) eki ile yapılan adlar Oğuzlarda (Ay-aba, Boz-aba) ve Doğu ve Orta Avrupa ve Mısır Kıpçak-Kuman çevrelerinde (Altın-aba, Tomuz-aba, It-aba, Arslan-aba vb.) yaygındır. Romanya'nın kuzeyindeki Basarabya bölgesi de aynı adı taşır. Basar, Baseroğul tarzında isimlendirmeler Deşt-i Kıpçak'taki Moğollarda da görülüyorsa da, kelime aslen Türkçe olduktan başka, Moğol hakimiyeti devrinde Türkçe konuşulduğu ve halkın büyük çoğunluğunu Türklerin teşkil ettiği dikkate alınırsa, "Türkleşmiş Moğollardan olduğuna ihtimal verilen Basaraba Türk kültürünü temsil ettiği anlaşılır. 15.-16. yüzyıllardaki Romen devlet büyüklerinin halis Türkçe olan adları Akbaş, Akkuş, Bozdogan, Bilik, Berendey, Barak, Bars, Beğbars, Buga, Belçir, Kara, Kızıl, Kazan, Şişman, Temirtaş, Tok, Ötemiş vb...819'de bu görüşü desteklemektedir.
14. yüzyılın 2. yansında, Dobruca'da kurulan "devlef'i de, Kuman Türklerine bağlamak mümkün görünüyor. Bir yandan Bulgar, bir yandan Bizans iktidarlarının zayıf düştüğü bu devirde, Bizans imparatoriçesi Anna tarafından yardımına müracaat edilen (1346'da) açağı Tuna bölgesi mahallî başbuğlanndan Balika (Türkçe, balık'dan)'nın oğlu Dobrotiç (Dobruca, bundan geliyor) 1354'lerden itibaren -sonra kendi adıyla anılacak olan- bölgenin ha-kimi olarak, 1385 yılına kadar Balkanlar ve Karadeniz'de mühim siyasî rol oynamıştır. Bakır paraları ele geçmiş olan oğlu îvanko zamanında (14. asır sonlarına doğru) bir aralık Romen tabiiyetine girdiği sanılan bu küçük Türk "Dobruca Devleti"nin topraklan 1417'de Osmanlılara intikal etmiştir.
O tarihlerde Asya içlerinden Macaristan'a kadar yayılan bütün Türklerin konuştuğu ve ilim dünyasında "Kıpçak lehçesi" (Batıda "Lingua Coma- nesca") diye anılan Kuman dilinin belki en mühim hatırası 1303 yılında Kırım'da İtalyan, Alman misyoner-tacirleri tarafından hazırlanan ve "Codex Cumanicus" adı ile tanınan Kumanca-Latince-Farsça ve Kumanca-Almanca lügat (ve gramer) kitabıdır ki, Kumanların Hıristiyanlık devri ile ilgili olmakla beraber, Türk dilinin seçkin yadigarlarından biri kabul edilmektedir.

KAYNAK:http://www.turan.tc/turktar/pecenek/
Logged
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : Ocak 31, 2007, 18:30:58 »

3. Bölgede Oğuz Boylarına Ait Yer Adları ve Çepniler

Yukarıda zaman zaman işaret edildiği gibi, Anadolu'nun Türkleşmesinde yirmidört Oğuz Boyu'na mensup Türkmenler'in çok büyük rolü olmuştur. Bu çerçevede Karadeniz Bölgesi'ne de çok sayıda Oğuz Boylarına mensup Türkmenlerin yerleştiği görülmektedir. Bu Türk boyları bölgenin hem fetihlerle, hem de iskanlarla Türkleşmesini sağlamışlardır. Prof. Dr. Faruk SÜMER'in değerli araştırmasından yaptığımız tespitlere göre; XVI. Yüzyılda, Amasya, Canik (Samsun), Çorum, Karahisar-i Şarki, Kastamonu, Kengiri (Çankırı), Sivas ve Trabzon sancaklarındaki yer adları incelendiğinde, yirmidört oğuz boyunun yirmibiri yerleşmiştir. Bunlar; Kayı, Bayad, Kara-Evlu, Yazır, Döğer, Todurga, Afşar, Kızık, Beğ-Dili, Karkın, Bayındır, Çavundur, Çepni, Salur, Eymür, Ala-Yundlu, Yüreğir, İğdir, Büğdüz, Yıva ve Kınık boylarıdır. Bölgede bu boylara ait 268 yer adı bulunmaktadır.

Amasya'da bu boyların ondördü yerleşmiş olup, bunlara ait yirmialtı yer adı tespit edilmiştir. Canik (samsun)'e on boy yerleşmiş, ondokuz yer adı bunlara aittir. Çorum'a onüç boy yerleşmiş, bunlara ait yirmisekiz yer adı vardır. Kara-Hisar-i Şarki'de on boy bulunmakta olup, bunlara ait ondokuz yerleşim birimi tespit edilmiştir. Kastamonu, Sivas'tan sonra en fazla boy adının tespit edildiği sancaktır. Burada yerleşen toplam onbeş boya ait 68 yer adı vardır. Kengiri (Çankırı)'da ise ondokuz boy yerleşmiş, bunlara ait otuzbeş yer adı tespit edilmiştir. Sivas, yirmidört Oğuz Boyu'nun adını en fazla taşıyan (yetmiş) sancaktır ve buraya yirmi boy yerleşmiştir. Trabzon'da iki boya ait üç yer adı tespit edilmiştir. (Not: "Araklı'nın Purnak (yeni adı Taştepe), Of'un Yorakar (yeni adı Serindere), Arsin'in Oğuzazana (yeni adı Oğuz) ve Yomra'nın Uzmesahor (yeni adı Özdil) köyleri Oğuzların izlerini adlarında taşımaktadır. (Oğuz, Uz, Burnak, Üreğir)" Kudret Emiroğlu, Trabzon Maçka Etimoloji Sözlüğü, Oğuz maddesinden - Hamsi.org)

Kıyı şeridi başta olmak üzere, Karadeniz Bölgesi'nin Türkleşmesinde buraya yerleşen yirmibir boydan özellikle ÇEPNİLER çok önemli roller oynamışlardır. Bölgede Hacı-Emiroğulları isimli bir beylik de kuran Çepniler'in faaliyetlerini Prof. Dr. Faruk Sümer şöyle anlatmaktadır:

"Çepni; Avşar gibi, adı zamanımıza kadar gelmiş bir boydur. Vilayet-nameye göre Kır-Şehir'in Sulucu Kara-Höyük köyüne gelen Hacı Bektaş-i Veli'nin ilk muridleri Çepni'den idiler. Çepniler'in mühim bir kısmı her halde 1240'daki baba İshak Türkmenleri'nin isyanına katılmıştır.

Onlardan mühim bir kümenin 1277 yılında Sinop yöresinde yaşadığı görülüyor. Aynı yıldaÇepni Türkleri Sinop şehrine denizden hücum eden Trabzon Rum İmparatorunu mağlup ederek, şehrin onun eline geçmesini önlemişlerdir. Çepniler'in bu tarihten sonra Canit (Canik) denilen Samsun'un doğusunda Giresun yöresine kadar uzanan sık ormanlık bölgeye girerek orayı yavaş yavaş fethettikleri anlaşılıyor. XIV:yüzyılın ortalarında bugünkü Ordu vilayetine Bayram-Oğlu Hacı Emir adlı bir Türk betinin hakim olduğunu görüyoruz. Hacı-Amir 1358 yılında kalabalık bir asker ile Trabzon'un batrısındaki Maçka'ya gelerek bu bölgede yağma ve tahriblerde bulunduktan sonra bol ganimet (doyumluk) ile ülkesine dönmüştü. Bugün Ordu'nun merkez köylerinden Bayramlı eskiden yörenin merkezi olup, bu ada aynı zamanda bütün yöreyi de ifade ediyordu. Bayramlı adı Hacı-Emir Bey'in babası Bayram'dan gelmiş olabilir.

Aynı yılda Trabzon İmparatoru, Hacı-Emir'in akınlarını önlemek için diğer türk beylerine yaptığı gibi, kızını onunla evlendirdi. Aleksis daha sonra (1381'de) bir kızını da Niksar beyi Tacuddin'e vermiş ve böylece üç Türk beyini kendisine güveyi edinmişti. Hacı-Emir 1361 yılında Trabzon İmparatorlarının elinde olan Giresun'a bir hücumda bulunmuştu. 1380 yılında ise Trabzon Rum İmparatoru'nun Çepniler üzerine yürüdüğünü görüyoruz. Trabzon vekayinamecisi Panaretes'e göre, İmparator 1000 kişilik bir yaya kuvvetini Tirebolu şehrine gönderdikten sonra atlılar ile de kendisi hareket etmiştir. İmparator, Philabonite ırmağı yatağını terkederek Cheimaiae'ye dek Çepniler'i kovalamış ve yurtlarını yakıp yıkmış, ayrıca Çepniler'in zaptettiği bazı hafif hemileri de kurtarmıştı. İmparator bundan sonra Sthlabopiastis denilen yere gelmişti. Tirebolu'ya gönderilmiş olan yayalara gelince, onlar Cotzanta'ya kadar her yeri yakıp yıkmışlardı. Fakat dönerken Çepniler tarafından kovalandılar. Panaretes'in bu sözleri, batıdan Tirebolu'ya kadar kıyı bölgesi ile bu kıyı bölgesinin güneyindeki toprakların Çepniler'in elinde bulunduğunu gösteriyor

Hacı-Emir Bey'in ölümü üzerine yerine oğlu Süleyman Bey geçti. Süleyman Bey 798 veya 799'da (1396-1397) Giresun şehrini zaptetti.

1404 yılında Timur'a giden İspanyol elçisi Clavijo, Ordu ve Giresun'un 10.000 kişilik bir orduya sahip bulunan Hacı-Emir'in elinde olduğunu söyler.Anlaşılacağı üzere bu beylik Canik Bölgesi'nin fethinde mühim bir rol oynamış ve Hacı-Emir ailesinin buyruğundaki Türkler de bu bölgedeki Türk halkının esasını teşkil etmişlerdir. Bunlar arasında Çepniler'in ehemmiyetli bir yer tuttukları yukarıda kaydedilen olaylardan anlaşılıyor. Esasen Canik halkından bir kısmını Çepniler'in teşkil ettiği XIV.yüzyıla ait ves...alardan anlaşıldığı gibi, Trabzon'un güney ve batısındaki yörenin de Çepniler ile meskün bulunduğunu biliyoruz. İspanyol elçisi Clavijo, Trabzon'dan Erzincan'a gelirken yolda Çepniler'e ait bir kale görmüştü.

Çepniler'den bir bölük Uzun Hasan Bey zamanındaki Ak-Koyunlu hizmetine girmiştir. Bu Çepniler'in başında İl-Aldı Bey bulunuyordu. Hasan Bey'in 837 (1468-1469) yılında Bitlis'in fethine gönderdiği emirler arasında İl-Aldı Bey de vardı. İl-Aldı Bey'in dirliğinin Doğu Anadolu'da olduğu anlaşılıyor. 883 (1478) yılında Yakub Bey, Uzun Hasan Bey'in ölümünden sonra Ak-Koyunlu tahtına geçen ağabeyi Sultan Halil'in üzerine yürüdüğü zaman, İl-Aldı Bey de ona katılmıştı. İki kardeş Hoy yakınında birbirlerine yaklaştıklarında Yakub Bey maiyetindeki emirlerden Bayındır Bey, İsfendiyar oğlu Kızıl Ahmed Bey ile İl-Aldı Beyi savaşın yapılacağı yeri seçmeğe memur etmişti. İl-Aldı bey Çepnilerinin Trabzon Bölgesi Çepnilerinden olmaları ve en kuvvetli ihtimaldir. Ak-Koyunluların halefi olan safeviler'in hizmetinde de Çepniler vardı.

XVI.yüzyılda Anadolu'da Çepniler'e ait 43 yer adı görülebilmiştir."

XVI.yüzyılda Çepni Boyu'na mensup oymaklar; halep Türkmenleri, Ulu-Yörükler, Dulkadırlılar, Atçekenler, İran Türkmenleri arasında ve Adana, Trabzon, Koç-Hisar (Şerefli), Hamid Sancağı, Çorum ve Boz-Ok'ta yaşıyorlardı. Özellikle Trabzon Bölgesi Çepnileri konumuz bakımından önem taşımaktadır. Prof.Dr. Faruk SÜMER bunlar hakkında şu bilgileri vermektedir:

"Osmanlı coğrafyacılarından Mehmed Aşık'ın XVI. Yüzyılın sonlarında yazdığı Menazirul-evalim adlı eserinde trabzon yöresinde yaşayan Türk halkında ehemmiyetli bir kısmın Çepniler'den meydana geldiği, yörenin batı ve güney tarafındaki dağların da Çepni dağları adını taşıdığı yolunda bir kaydın bulunduğu malumdur. Tahrir defterlerinde bu Çepniler'le ilgili mühim kayıtlar elde edilmektedir.

I.Selim devrine ait (921-1515-1516 tarihli) bir defterde Çepniler'in yoğun bir şekilde yaşadıkları yer "vilayet-i Çepni" adı ile ayrı bir idari yöre olarak gösterilmiştir. Bu yörenin defterdeki yer adlarından, Giresun, Torul, ve Görele arasındaki saha olduğu anlaşılıyor. Bilhassa Kürtün kazası tamamen Çepniler ile meskündür. Bununla beraber Çepniler Trabzon-Torul-Vakf-ı Kebir arasındaki sahada da yaşamaktadırlar. Çepni yöresinde Ozgur, Kaya-Dibi, Kurtulmuş, yenice-Hisar, Seyyid, Çandarlu, Alını-Yuma, Engezlü, Firuzlu, Halkalu, Yakalkan, Kilise, Kul-Çukuru, Şaban, Dikmeci, Yamğurca, Emürlü, Sarban, Uzun-dere, Kara-Göcü, Mürsellü, tana deresi, derelü, Ak-Yuma, Karınca gibi büyük bir kısmı Türkçe adlar taşıyan kalabalık nüfuslu köyler görülmektedir. Buradaki Çepniler tamamiyle toprağa bağlanmışlardır. Hıristiyanlar ise sahil şehirlerinde oturuyorlardı. Çepni yöresi de tımar sistemine tabi olup dirlikler umumiyetle Çepni beylerine verilmiştir. Mesela Busatlu (her halde Ebu Saidlu'dan) adlı bir zeamet Çepni beylerinden Mehmed Bey oğlu Ali Yar Bey'in tasarrufunda idi. Mehmed Bey'in Halil, Ali Han, Himmet ve Nasuh adlı oğulları da tımar sahibi idiler. Yine Çepni beylerinden Aydın Bey oğlu Halil, Piri Bey oğlu Busad da tımara tasarruf ediyorlardı. Defterde tımar sahibi daha bir çok Çepni beyinin adı geçmektedir. Bu Çepni beylerinin yanında, bilhassa eski zamanlarda din ve tarikat adamlarının bulunduğu görülüyor. Mezkür defterde Yakub halife adlı bir tarikat adamının cami, zaviye ve sarp yerlerde köprüler yaptırmış "ehl-i velayet ve sahib-i keramet" bir kimse olduğu ve Çepni Beyleririnden Süleyman Bey'in, onun yaptırdığı cami ile ailesi için dört parça köy vakfettiği yazılıyor. Süleyman Halife adlı diğer bir Çepni tarikat adamının da sarp bir boğazda köprü yaptırmış olduğu aynı defterde kaydediliyor. Yine Çepnilere mensup bazı şahısların da Giresun, Ordu ve Tirebolu camilerinde imamlık, hatiplik ve cüzhanlık vazifelerinde bulundukları anlaşılıyor. Trabzon'un doğusunda bulunan yerlerdeki dirliklerden bazılarının da Çepniler'in elinde olduğu görülüyor.

Yine Kanuni devrinde Doğu Anadolu'da, hatta Irakl'tak, kalelerde gönüllü gediğinde vazife gören epeyce Çepni bulunduğu anlaşılıyor. Bunların çoğu Trabzon ve Canik Çepnileri'nden idi. 975 (1567) yılında Bayburt Alaybeyinin de Çepniler'den olduğunu biliyoruz."

Karadeniz Bölgesi'nde böylesine önemli roller oynayan Çepni Boyu ile ilgili bilgiler XVIII. Yüzyıldaki belgelere de intikal etmiştir. Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU'nun tespitlerine göre mesela, "Trabzon'da Görele (Parabolu) Kazası reayalarından Çepni taifesi, yerlerini terkederek, 1732 yılında Espiye madeni civarındaki mahallere yerleşmişlerdi. Bununla beraber, bir müddet sonra buradan kaldırılarak eski yerlerine iskan olunmuşlardır

KAYNAK:http://www.geocities.com/karadenizim/Turklesme-3.html
Logged
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #4 : Ocak 31, 2007, 18:33:32 »

1- Malazgirt Meydan Muharebesi'ne Kadar

Doğu Karadeniz Bölgesi'nin Türkleşmesini Anadolu'nun Türkleşmesinden farklı olarak ele almak mümkün değildir. Özellikle Kafkaslar'dan ve Doğu'dan Anadolu'ya gelen Türk Boyları veya toplulukları Doğu Karadeniz Bölgesi'nin Türkleşmesinde önemli roller oynamışlardır.

Bilindiği gibi Anadolu, en eski çağlardan beri Asya ile Avrupa arasında bir köprü vazifesi görmüş, çeşitli ırklara mensup birçok kavimlere yurtluk etmiştir. XI. yüzyılda tam bir "Türk Yurdu" oluncaya kadar Anadolu'da , Mezopotamya'da, Suriye'de ve Kafkasya'da çeşitli devletler kurulmuştur. M.Ö. III. yüzyıla kadar geçen süre içinde kurulan bu devletlerin tamamı, XI. yüzyıl Türk hakimiyeti öncesinde artık tamamen kaybolmuş ve tarih sahnesinden silinmişlerdir. Türkler Anadolu'ya yoğun olarak geldiklerinde buldukları ırki yapı, M.Ö. III. yüzyıldan M.S.I. yüzyıla kadar devam eden çağda şekillenmiş görünmektedir. Bu bakımdan Anadolu Türkü'nün yapısında hala bu kavimlerin kalıntılarını hayal etmek veya aramak ilmi gerçeklere tamamen ters olup zorlamadan öteye geçemez. Aynı şekilde Anadolu'daki herhangi bir topluluğun Türk olmadığını ispat etmek için menşelerini bu devletlere dayama çabası da gayri ciddi , ilmilikten uzak, fanatik davranışlardan öte başka bir değer taşımaz.

Maspero ve Demorgan gibi Avrupa'nın ünlü tarihçileri, Anadolu'daki Türk varlığını M.Ö. 4000 yıllarına kadar götürmekte, Prof. Dr. Osman nedim Tuna ise; Sümerlerle ve Sümerce ile ilgili yaptığı araştırmaların sonucuna dayanarak (özellikle Sümerce'de 165 Türkçe kelimenin varlığına9 "bu dil münasebeti Türklerin en az M.Ö. 3500'lerde Anadolu'nun Doğu bölgesinde yerleşmiş olduklarını göstermekte" demektedir.

Bu durum Türklerin daha Selçuklu çağından çok önceleri Anadolu'ya geldiklerini ortaya koymaktadır. Anadolu'daki siyasi faaliyetlerini tarihi belge ve kaynaklara göre takip edebildiğimiz en eski Türk kitleleri veya toplulukları "Kimmerler" ile "İskitler" (Sakalar)'dir. Her iki Türk topluluğu da Karadeniz'in kuzeyinde, Hazar'dan Tuna Nehri'ne kadar geniş bir alanda yaşadıkları ve özellikle Kafkaslar'dan Anadolu'ya girerek Anadolu'nun doğusunda yerleştikleri için Doğu Karadeniz'deki Türk varlığını yakından ilgilendirmektedirler.

İskitler'in yurtlarından oynattığı konar-göçer Kimmerler'in büyük bir göç hareketiyle M.Ö. VII. Asır başlarında özellikle Doğu Anadolu'ya gelerek yerleştiklerini biliyoruz. Kısa sürede Anadolu'ya yayılan Kimmerler'in sınırları, Diyarbakır'dan Ereğli (Konya)'ye kadar uzanıyordu. Kimmerler Asur, Firikya, Lidya ve Tobal Devletleri ile komşu idiler.

Bilim adamları tarafından "prototürk" olarak kabul edilen iki kavimden birisi olan Kimmerler (diğeri İskitler) , Anadolu'daki yayılmaları esnasında genel olarak Doğu Karadeniz Bölgesi'ne, çoğunlukla da Rize ve çevresine yerleşmişlerdir.

İskitler M.S. 680 yılından itibaren Kimmerler'in ardından Kafkaslar'ı doğudan dolaşarak, Hazar Denizi kıyısını takip eden Derbent-Demirkapı geçitleri üzerinden Azerbaycan'a İran'a ve Anadolu'ya gelirler. Kimmerler'i güneye süren İskitler Medler'in hakimiyetine de son vererek Anadolu'ya yayılırlar ve burada yirmisekiz yıl hüküm sürerler. Özellikle Anadolu'nun doğusuna hakim olan İskitler, Doğu Karadeniz Bölgesi'ne de yerleşmişlerdir.

Bölgede iskit (Saka) Türkleri'nin çok önemli etkileri, tarihi hatıraları vardır. Mesela, Bizans Kralı Justinyen zamanında bölgede yaşayan Can'ların itaat altına alınmasına ve doğudaki Laz saldırılarının önlenmesine çalışılmıştır.Lazlar ve Canlar (Canyarlar) bölgenin tarihinde önemli roller oynamışlardır. Bu kavimler, İskit (Saka) kökenli Hıristiyan Türk olarak kabul edilmektedirler.

Milattan sonraki yıllarda da Anadolu'ya çok çeşitli Türk boy ve toplulukları gelmişlerdir. Bunlar arasında özellikle Hun Türklerini zikretmek gerekmektedir. Büyük Hun İmparatorluğu'nun yıkılışından sonra Batıya göç eden Hunların bir kolu 395 tarihinde Erzurum üzerinden Anadolu'ya gelmiş, 451 yılında bunları Akhunlar takip etmişlerdir. Büyük bir göç dalgası da 466 tarihinde gerçekleşmiş, Avrupa Hunları'na bağlı Ağaçeri Türk boyları Anadolu'ya gelmişler ve yerleşmişlerdir.

Anadolu'ya ilk türk göçü de 558 ve 575 yıllarında cereyan etmiş; Güney Kafkasya'da Hazar İmparatorluğu'nun temelini oluşturan Sabir (Sabar) Türk toplulukları yoğun bir şekilde Anadolu'ya gelmişlerdir.

Bulgar Türkleri, Avar Türk boyları, Uz-Peçenek Türkleri ve Kuman-Kıpçak Türk boyları Anadolu'ya yoğun olarak gelen ve yerleşen Türk boyları arasında bulunmaktadır.

Bu boylar arasında özellikle Balkanlar'dan Anadolu'ya gelen Bulgar Türkleri ile Kafkaslar'dan gelerek yerleşen Kuman-Kıpçak Türkleri; Doğu Karadeniz Bölgesi'nin Türkleşmesinde çok önemli bir yere sahiptirler. 530 yılında henüz Hıristiyanlığı kabul etmeden Bizans ordusu tarafından bozguna uğratılan Bulgar Türklerinin bir kısmı Anadolu'ya getirilmiş ve Trabzon havalisi, Çoruh ve yukarı Fırat bölgelerine yerleştirilmişlerdir. Bizans devleti, VI. Yüzyılın başlarından itibaren Türkleri bir yandan Hıristiyanlaştırmaya, bir yandan askerlik görevlerinde kullanarak Anadolu'ya iskan etmeye çalışmıştır. Bu yerleştirme ve askere alma işi, Ermenilere, İranlılara, ve Araplara karşı yapılmıştır. Bulgar Türkleri 755 ve 947 yıllarında Adana, Niğde, Aksaray, Bursa, Antalya ve Milas taraflarına yerleştirilmiş ise de, en yoğun ve büyük yerleştirme Trabzon ve çevresi ile Karaman-Tarsus arasındaki bölgede olmuştur. Bugün Toroslar'da olan Balkan Dağı'nın asıl adı Bulgar'dır. Burada yaşayan Yörükler buraya Bulgar Dağı demektedirler. Trabzon'daki dağın adı bugün unutulmuştur. Balkanlar'daki bazı Bulgar topluluklarına da Çenge adı verilmektedir. Karadeniz'in kuzeyindeki bir ırmağın adı da "Çengel Irmağı" idi ve yine Of ile Bayburt arasındaki sarp dağlık bölgeye "Çengelistan" deniyordu.

Denilebilir ki, bütünüyle Karadeniz Bölgesi'nin ve fakat özellikle Doğu Karadeniz Bölgesi'nin Türkleşmesinde en önemli rolü oynayan Türk toplulukları Oğuz Boylarıyla birlikte Kuman-Kıpçaklardır. Çünkü, bölgede yaşayan insanlarımızın fiziki özellikleri ile ağız özellikleri tamamen Kıpçak Türkleri'nin izlerini; sosyal hayatı oluşturan gelenekler de Oğuz Türklerinin derin izlerini taşır.

Kuman-Kıpçakların Anadolu'ya gelişleri iki yoldan olmuştur. Kafkaslar'ın Türkleşmesinde önemli rolü oynayan bölgenin Kuman-Kıpçak Türk boyları, Gürcistan üzerinden güneye inmişler, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz' yerleşmişlerdir. Doğu Karadeniz Bölgesine yerleşen Kuman-Kıpçaklar, Müslüman Türklerle, Oğuz boylarından gelen "Çepniler"le kaynaşarak Müslümanlığı kabul etmişlerdir. Bugün Doğu Karadeniz Bölgesinde bulunan "Borçka" kazasının adı bir Kuman oymağının adıdır.

Kuman-Kıpçaklar ikinci olarak, Bizans tarafından Balkanlar'dan getirilerek Anadolu'ya yerleştirilmişlerdir. Kuman-Kıpçakların Anadolu'ya göçü sonraki yıllarda da büyük tarihi olaylara bağlı olarak devam etmiş, Cengiz Han Moğollarının Kafkasya'yı istilaları ve yöneticileri ile dayandığı unsur bakımından hemen hemen tamamı Kıpçak olan Mısır Memlukleri'nin Anadolu'ya yönelik hareketleri sonucunda da Kıpçaklar yoğun olarak Anadolu'ya gelmişlerdir.

(*) Dr.Ali Güler'in "Yakın tarihimizde Pontus Meselesi ve Rum Yunan Terör Örgütleri" adlı kitabından alınmıştır.

Logged
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #5 : Şubat 01, 2007, 00:46:56 »

Lykienler"in Devamı (mı?)
Tahtacılarla ilgili ilk bilimsel araştırmalarda, onların kim oldukları ve kökenleri üzerine tezler ileri sürülmüş ve kimi bilgiler verilmiştir. Luschan (1886-1927), Tahtacıların Alevi olduğunu belirtmekle birlikte, onları "Lykienler"in devamı olarak görmüştür. (Bu konuda ayrıca bkz. Grønhaug 1974a:4-7; Kehl-Bodrogi 1988a:10; Engin 1993: 5-26; Küçük 1995:23-24).

Bilindiği gibi, "Lykienler"/Likyalılar Likya halkına verilen bir addır. Anadolu'nun eski devletlerinden biri olan Likya, Akdeniz ile yüksek yaylalar arasında kalan ormanlık ve dağlık bir alana yayılmıştır (Metzger 1979:74). Hititler Anadolu'ya geldiğinde, M.Ö.2.-3. binde Likyalılar, Anadolu'da Güney Anadolu yöresinde görülmektedir (Neumann-Adrian ve Neumann 1990:63). Antalya ile Karya arasındaki alanda bulunan Anadolu'nun güneyindeki dağlık bölgede yaşayan "Likya" halkının bir kısmının Girit'ten geldiği (bu konuda özellikle bkz. Schmieder 1969:39; Sauerwein 1980:48-52), ancak önemli bir kısmının Anadolu'nun yerli halkı olduğu, bugün bilinmektedir.

M.Ö.545'ten itibaren 200 yıl boyunca Perslerin egemenliğine giren Likya'da; Persleri yenilgiye uğratan Büyük ÿskender ile yeni bir dönem açılmıştır. Likya'nın Hellenistik tarihin bütün olumluluklarını ve olumsuzluklarını yaşadığı belirtilmektedir. M.Ö. 2. ve 1. yüzyılda Roma'nın yardımıyla bağımsız bir "Liga" kuran Likyalılar, Augustus'un tahta geçmesiyle, Roma'nın egemenliğine girerek Roma'nın Asya tarihinde yer almıştır. (Bkz. Metzger 1979:74). 

Tahtacıları, "Lykienler"in devamı olarak gören Luschan (1886-1927), tezini savunurken, antropometrik ölçülere dayandırmaktan kaçınmamıştır. Tahtacıları "çok koyu" tipler olarak tanımlayan Luschan, onların gözlerinin istisnasız bir şekilde "kahverengi" olduğunu belirtmektedir. Hepsi de siyah saçlı olan 13 yaşayan erişkin erkek üzerinde yeterli antropometrik ölçümler yaptığını açıklayan Luschan'a göre, örneklerin kafatası göstergesi 82-91 arasında değişmektedir ve aritmetik ortalaması ise, 86'dır. Luschan, yüz göstergesinin 80-96 arasında olmasına karşın çok farklılıkları içerdiğine ve 85-86 göstergesine 5 kez, 89-90 göstergesine ise 4 kez rastladığına da değinmektedir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Luschan 1886: 170-171; 1911:230; 1927:204-205).

Burada hemen belirtilmelidir ki, Tahtacıların Luschan'ınki gibi tam anlamıyla antropometrik olmasa bile, başka amaçlarla onların fiziksel (görünür) özelliklerine yer veren kimi araştırmacılar-yazarlar da bulunmaktadır. Bunlardan, Tahtacıların "Türk"-"Türkmen" ve "Yörük" olduğunu belirten Atalay (1991:30)'a göre,

 

"Türkmen soyunun en güzel tiplerini bunlar arasında görmek mümkün. Bunlar çehrelerinden derhal tanınırlar. Irka özgü olan özellikleri tamamiyle korumuşlardır. Bunlarla Orta Asya Türkmenleri arasında hiç bir fark yoktur.

Vücut tıknaz, kollar kuvvetli, yüz yuvarlak, yanak kemikleri hafifçe çıkık, saç ve sakal sert ve siyah, sakal seyrekçe, kafa tasları yuvarlak ve büyük, gözler siyah ve parlak, omuz araları normalden daha geniş, orta uzunlukta....

Kadınların ve gençlerin çok kere yüzleri kırmızıdır. Aralarında pek çekici ve ender rastlanır güzeller bulunur. Siyah kaşlı, siyah gözlü, uzun kirpikli pembe yanaklıdırlar."

 

Tahtacıların "Türk" olduklarını belirten Süleyman Fikri (1927:478) de onların fiziksel (görünür) özelliklerinden şu şekilde söz etmektedir:

 

"Tahtacılar genelde kısaya yakın orta boylu, iri başlı, yassı burunlu, badem gözlü, göz kapakları düşük, elmacık kemikleri çıkık, siyah kaş ve gözlü, beyaz veya buğday renkli, ağızları büyük ve üst dudakları kısa, seyrek sakallıdır."

 

Konumuza dönersek, Babinger (1934:679), Luschan'ın "Tahtacıların Lykienlerin devamı olabileceği" görüşünü, "doğruluğu çok düşük bir olasılık" şeklinde değerlendirmektedir. Tahtacıların "Dendrophoroi Brüderschaft"ın kalıntılarını oluşturabileceğini ileriye süren G. Jacob'un tezi[1] gibi, Likya'ya gerçekleştirdiği gezilerle[2] burada yaptığı kafatası ölçümleri sonucunda onları Lykienlerin kalıntıları gören Luschan'ın düşüncelerinin doğruluğu da Babinger için oldukça düşük bir olasılıktır. Çünkü, Babinger'e göre, onlar yüksek bir olasılıkla İran'dan Batı Anadolu'ya "göç ettirilmiştir".

"Çepni" ve Küçük Asya'nın Eski Halkları (mı?)
Luschan'dan önce coğrafyacı Humann (1880) Tahtacılardan söz etmekte ve onların cenaze törenlerine yer vermektedir. Karl (Carl) Humann, XIX. yüzyılın sonlarında Anadolu'da yüzey araştırmaları amacıyla geziler yapmış bir bilimadamıdır. Humann, 1882 yılında yaptığı bu araştırma gezilerinden birinde gördüklerinden yola çıkarak, bugünkü Ankara'nın 150 km. doğusunda bulunan Hititlerin başkenti Boğazköy üzerine bir kent tasarımı geliştirmiş; Boğazköy'ün eski kent bölgesinin bitki örtüsü üzerine de bilgiler vermiştir (bkz. Bittel 1983:16-21). Humann (1880), Tahtacılara "Çepni" de diyerek, onların Küçük Asya'nın eski halklarından olabileceğini dile getirmekte; önce Hıristiyan olmalarına karşın, zamanla korkudan İslâmiyete yöneldiklerine, sonraları onu da unuttuklarına değinmektedir.

Oysa, 1916 yılından itibaren Tahtacılar üzerine yaptığı gözlemlerini ve araştırmalarını konferanslar halinde sunan ve 1926-1927 yılları arasında da Türk Yurdu'nda yayınlanan Alevilik hakkındaki kapsamlı yazılarında Tahtacılara yer veren Baha Sait -ki onun bu makaleleri Birdoğan (1994) tarafından günümüz Türkçesine çevrilmiştir-, onları "Türk"/"Türkmen" olarak değerlendirirken (bkz. Baha Sait 1994a; 1994b:21); eski İda Dağı, bugünkü Kazdağı'nda ve Balıkesir, Edremit, Çanakkale yörelerinde yöre halkının Tahtacılara "Çetmi Türkmeni" dediğini kaydetmektedir (bkz. Baha Sait 1994a:75). Baha Sait (1994a:75)'e göre, Tahtacılar "Çetmi Kızılbaş yörükleriyle karışık yaşayan" bir "toplum"dur. "Sarı Kız Söylencesi"nden yola çıkan Baha Sait (1994a:76-80) için "Tahtacı Türkmenler", "Çepni Türkleri"nden ayrı bir anlayışa ve inanca sahiptir. Her ne kadar kuvvetli bir şekilde açıklamasa da, Baha Sait "Çepni"yle "Çetmi"yi ayırmaktadır ve onun Çepni olarak değindiği "Türkler"in Sünni inanışa sahip olma olasılığı kuvvetlidir. Çünkü, Baha Sait "Çepni"lerin Tahtacılardan ayrı bir inançta olduğunu bildirirken, "Çetmi"leri Tahtacılarla birlikte "eş mezhep ve inançta" yaşayan ve "Çepni boyundan ayrı yol güden" -belli ki Alevi- topluluk olarak görmektedir (bkz. Baha Sait 1994a:79-80).

Tahtacı kavramının muhtevasını, ağaç kesen, oduncu ve Şiiliğe yakın bir Anadolu tarikatının adı olarak değerlendiren Babinger ise (1934:679), Tahtacıların "Çepni"liği konusunda oldukça farklı bir yaklaşım içindedir ve etnografya ile din tarihi açısından Tahtacıları, XIV. yüzyılın sonundan itibaren, "Çepni"/"Çetni" olarak bilinen, "Zeybek" ya da "Kızılbaş" adı altında toplanan tarikat parçaları gibi kapalı bir topluluk olarak görmektedir. Babinger (1934:679), bir yandan Tahtacıların -tıpkı Humann gibi- "kökleri bugüne kadar bilinmeyen Anadolu halkının bir parçası" olduğunu belirtirken, öte yandan da onları "İran'dan Batı Anadolu'ya gelen İranlı göçmenler" şeklinde nitelemektedir.

Bu bağlamda, Süleyman Fikri (1927:427), büyük bir olasılıkla Babinger'in 1922'de yazdığı bir yazısına dayanarak ve yanlış bir çeviri yaparak

 

"Alman mü'ellifi (Franz-Babingea) tahtacılara (tschepni-çepni) veya (tschetni-çetni) ve murad temânın (tsattvisat) didiklerini çepnilerin Trabzon taraflarında XIV. asr nihâyetlerinde görüldüklerini söylüyor"

 

demektedir. Çünkü, Babinger'in Enzyklopaedie des Islamda 1934 yılında yayınlanan "Takhtadji" adlı makalesinden -bu yazısına da göndermede bulunmasına karşın- çıkan anlamla, Süleyman Fikri'nin çıkardığı anlam arasında, derin farklılıklar bulunmaktadır. Yine büyük bir olasılıkla, Süleyman Fikri'nin adı geçen makalesinden esinlenerek, Franz Babinger'e "Frantz (Franz) Balinger" olarak değinen Toros 1938:9) "Franz'a göre Tahtacılar çepni (Tschepni) veya çetni (Tschetni) dirler" görüşünü (?!) ortaya koyduktan sonra, eleştiri getirmekte ve

 

"çepniler karadeniz ve Tahtacılar da akdeniz sahiline yakın yerlerde oturan oymaklardır. Bilhassa tabiat ve ahlâk itibariyle ve buna ilâveten şekil itibarile de bu iki oymağı yekdiğeriyle birleştirmek doğru değildir"

 

sonucuna ulaşmaktadır.



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Babinger (1934:679)'e gönderme yapan Çağatay (1970: 670), Babinger'in "tahtacıların eski 'Dendrophoroi' tarikatinin bakıyelerinden olduklarını" ileriye sürdüğü görüşündedir. Oysa, orijinal Almanca metinle Çağatay'ın Babinger'e ait gördüğü bu görüş arasında, önemli anlam değişiklikleri-farklılıkları vardır ve ilgili görüş, Babinger'in de değindiği üzere G. Jacob tarafından ortaya atılmıştır.

[2] Likya, gezginlerin sahil bölgesi olarak ilgisini çekmiştir. 1776'da Coiseul-Gouffier Telmessos'daki taş mezarlar üzerine bilgiler vermiştir. Sonra, özellikle İngiliz donanmasının subayları, kıyı bölgesini ayrıntılı olarak araştırarak, bir kültür haritası çıkarmışlardır. Araştırmacılar, bu döneme kadar iç bölgelere girmeye çekinmişlerdir. Bu eks...liği Charles Fellows gidermiş ve Xanthos nehrinin kaynağına kadar giderek, Nisan 1838'de Xanthos'u bulmuştur. Bundan sonra Delphi, Olympia, Delos ve Pergamon ortaya çıkarılmıştır. 1880'li yıllarda Avusturyalı Benndorf başkanlığında epigraflar tarafından yapılan incelemelerde Yunanca ve Latince metinlerin yanı sıra, Likya dilinde yazılan metinlere de rastlanılmıştır. (Bkz. Metzger 1979:76-78).
Logged
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #6 : Şubat 01, 2007, 01:07:14 »

Karadeniz Bölgesi, tarih içerisinde pek çok Türk boyu için ya yerleşim yeri ya da geçiş coğrafyası olmuştur .
Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’ne Oğuzlardan önce Hunlar, Karluklar, Macarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Uzlar, Kumanlar / Kıpçaklar ve diğer Türk kavimlerinin gelip yer yer yerleştiği bilim dünyasının bildiği bir gerçektir. Peçenekler'in de Karadeniz Bölgesi'ne önemli bir nüfusla gelip yerleştiği anlaşılmaktadır.
A. Bryer, VI. yüzyılda Kafkasya kökenli Çan kavminin Çoruh boylarına gelip yerleştiğini söylemektedir . Bryer'in bahsettiği bu Çan kavmi Peçenekler olmalıdır.
Bu konuyu açıklığa kavuşturmak için Peçeneklerin tarihine bir göz atmak gerekmektedir:
Oğuz Destanı ve İran destanlarındaki rivâyetlere göre Peçenekler, M.Ö. VII. yüzyılda Oğuzlar ve Alanlarla, Sakalar hâkimiyeti devrinde beraber yaşamaktadır. Efrasiyab'ın babasının veya dedesinin adı Beşenk'tir . Peçenek ismi büyük bir ihtimalle bu şahıstan gelmektedir.
Yazılışı 1072-73 yılında bitirilen Dîvânü Lügati't Türk'te Peçenekler; Becenek ve Peçenek şeklinde yazılmış, Bizans ülkesine en yakın boy olarak tanıtılmıştır . Peçenek, Bulgar ve Süvarların dillerinin bir Türkçe olduğu ifade edilmiştir . Eserin bir başka yerinde Beçeneklere Rum yakınlarında oturan bir topluluk olarak yer verirken yine aynı sayfada Oğuzların bir boyu olarak göstermiştir .
4. Karadeniz'in Güneyinde Peçenekler ve Canik:
Karadeniz Bölgesi'nde Peçeneklerin bulunduğuna dair delillerin en önemlileri; tarihî kaynaklar, yer isimleri, ağız özellikleri ve ticaret hayatı ile ilgili bilgilerdir:
4. 1. Tarihî Kaynaklar:
X. yüzyılda Peçeneklerin Trabzon ve çevresinde ticaret hayatta etkili oldukları; Müslüman tacirlere kürk, deri eşya, keten ve dibâ kumaşı sattıkları bilinmektedir .
Türkiye'nin önemli bir kısmını Türk vatanı hâline getiren Danişmendliler, Karadeniz sahillerine inme mücadeleleri verdiği 1070'li yıllarda, farklı zamanlarda ve farklı yerlerde en az üç kez Peçeneklerle karşılaşırlar. Bunlardan ilki Tatis / Tzatis ve onun yönettiği Peçenek ordusudur.
Tokat, Selçuklular tarafından alındıktan sonra Karadeniz (Canik) yönünden gelen bir ordu tarafından kuşatılır. Bu ordu, Dânişmend Gâzi komutasındaki Türk ordusu tarafından yenilir ve pek çoğu kılıçtan geçirilir. Sekiz bin asker de esir alınır. Esir alınan ordunun komutanının ismi Tadık'tır . Tadık bir Türk ismi olup Orhun Abideleri'nde de geçmektedir . Bu tarihlerde Canik ve çevresinde Peçeneklerin yaşadığı kesin olduğuna göre bu komutanın Peçenek Türkü olma ihtimali çok yüksektir.
1100 yılında Fransız, Alman ve Lombardlardan oluşan Haçlı ordusu Kudüs'e gitmek üzere İzmit'te toplanır. Fransız ve Almanlar, en kolay yolun Anadolu'nun güneyi olduğu fikrindedirler. Lombardlar ise bir yıl önce esir alınıp Niksar zindanlarında bulunan Bohemond'u kurtarmak için kuzeyden gidilmesi gerektiği görüşündedirler. Fransız ve Almanlar, Anadolu içlerine girildiğinde Türkler tarafından perişan edileceklerini bildirirler. Bunun üzerine Bizans İmparatoru Canik'te bulunan Peçenek Komutan Tatis/Tzatis'i haçlı ordusuna kılavuzluk yapması için İzmit'e davet eder . Tatis/Tzatis beş yüz Peçenek askeriyle İzmit'e gelir ve Haçlılara rehberlik eder. Tatis/Tzatis ve askerlerinin Peçenek olduğu ilim alemince kabul edilmiş bir gerçektir .
Tatis ve Peçenek askerlerinin rehberlik ettiği Haçlılar, Amasya yakınlarında bir ovaya ulaşıp konaklarlar. Selçuklu ve Danişmendlilerden oluşan Türk ordusu bir gecede Haçlıları dağıtır. Haçlılar çok büyük kayıplar verirler . Tatis ise kaçmayı başarır.
Tatis'in beş yüz askeri olduğu dikkate alındığında, 1100 yılında Canik civarında en az on bin Peçenek nüfusunun bulunduğu rahatlıkla söylenebilir.
Dânişmend Gâzi 1105'te Canik'i fethetmeye giderken Aybastı ilçesine bağlı Perşembe yaylasında ordusuyla beraber Canik ordusu tarafından pusuya düşürülmüş ve altı bin askeriyle birlikte şehit olmuştur .

4. 2. Yer İsimleri:
Türkiye'nin pek çok yerinde Peçeneklerle ilgili yer ve aşiret isimleri bulunmaktadır. Bu isimlerin yoğunlaştığı bölgeler; Maraş ve Halep civarı, Ankara çevresi, Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi'dir .
Doğu Karadeniz Bölgesi'nde Peçeneklerle ilgili yer isimlerinin Trabzon yöresinde özellikle Çaykara ilçesinde diğer yörelere göre daha fazla olduğu hemen dikkat çekmektedir: Nefs-i Paçan (>Maraşlı köyü-Çaykara), Mezra-i Paçan (>Taşgedik-Çaykara), Paçan (>Koldere Çaykara), Şinek Paçan (Ataköy'de Mahalle-Çaykara). 1515'te tespit edilebilen köy sakinlerinden birinin ismi Yani Turak'tır . Çaykara ilçesine bağlı Şahinkaya köyünün eski ismi olan (ç->ş- değişmesiyle) Şor, Peçeneklerin bir boyu olup tarih içerisinde Hakasya, Gorno Altay Özerk Cumhuriyeti Kazakistan, Ukrayna, Gürcistan'a dağılmıştır . Hayrat'a bağlı Korkut köyünün adı (1876'da Of'a bağlı), Korkut isimli Peçenek bir başbuğunun isminden gelmektedir .
1515'te Of'un Paçan karyesinde Konstantin Çorik, Bindari Çorik ve Olip Çorik isimli şahıslar bulunmaktadır .
Bunlardan Orta Karadeniz Bölgesi'nde, özellikle Ordu'da ve Sivas'ın kuzeyinde bulunan Peçeneklerle ilgili yer isimleri de çok önemlidir.
Ordu'ya bağlı Ulubey ilçesinin Kumanlar köyünde bir mevkinin ismi Beceneklü/Peçenekli/Puçuklu'dur. Yine aynı köyün bir mahallesinin ismi Karsantı / Karsantu kelimesinden bozulmuş olan Karsatın'dır. Kumanlar köyünün hemen sınırında (Turak>) Durak köyü yer almaktadır. Kumanlar, Peçenek ve bir Peçenek komutanı olan Durak / Turak isimlerinin aynı mekanda iç içe bulunması dikkat çekici bir durumdur.
Fatsa'nın bir köyünün ismi ise Bacanak'tır. Bilinen akraba adıyla da ilgili olabilecek bu ismi tedbirle ele almak gerektiği açıktır. Fakat tarihi belgelerde Peçenek isminin çoğunlukla "B" ile başlamasından dolayı Peçeneklerle ilgili olması da ihtimal dahilindedir.
Sivas iline bağlı Suşehri ilçesinde Peçenek isimli bir köy mevcuttur. Bu köyün yakınlarında, Suşehri'nin Sarıyar Yaylası'nda bir taş üzerinde Runik yani Köktürk alfabesiyle yazılmış metin bulunmaktadır .
Ordu yöresi ile ilgili tutulmuş 1455 tarihli Tahrir Defteri'nde bugün Karagöl olarak bilinen Karakölos isimli bir arazi yer almaktadır . Karakölos'un ilk şekli büyük bir ihtimalle Karaköl olmalıdır. Daha sonra Rumca -os eki eklenmiş ve kayıtlara böyle geçmiştir. Fakat bu ismin Peçenekler mi yoksa başka bir Türk boyundan mı geldiğini şimdilik belirlemek güçtür.
Batı Rumeli ve Kuzeydoğu Anadolu'daki çok sayıda köyün aynı isimde olması dikkat çekicidir . Batı Rumeli'de çok sayıda Peçenek Türkünün yaşadığı dikkate alındığında Karadeniz Bölgesi ile olan bu ortaklık çok önemli hâle gelmektedir .

4. 3. Dil Özellikleri :
Peçenek Türkçesi konusundan bahseden en eski kaynak her hâlde Dîvânü Lügati't Türk'tür. Kaşgarlı Mahmûd, eserin yazıldığı zamanda Türk dünyasının sergilediği durumu anlatırken, yukarıda da belirtildiği gibi, Peçeneklerin Bizans'a en yakın Türk boyu olduğunu, Kıpçaklarla komşu olduklarını söyler . Bu durum XI. ve daha önceki yüzyıllarda Peçenek Türkçesi ve Kıpçak Türkçesinin birbirine çok yakın olduğunun işareti konusunda önemli bir ipucudur. Eserde fail konusu işlenirken verilen bilgide, Kıpçak ve Peçeneklerin fiil köklerine -daçı/-deçi eki getirerek fiillerden fail yaptıklarından bahsedilmiştir. Örnek olarak bardaçı (varıcı), turdacı (kalkıcı) kelimeleri verilmiştir . Dîvânü Lügati't Türk'e göre zaman, mekân ve âlet ismi yapımında da kural Kıpçak Türkçesiyle ortaktır: bu ya kurgu ogur ermes (Bu, yay kuracak vakit değildir), bu turgu yer ermes (Bu, duracak yer değildir), bu tag agku ermes (bu dağa çıkacak vakit değildir), ol bizge kelgü boldı (Onun bize gelme zamanı oldu), yegü neng (yenilecek şey), örneklerini vererek Peçenek ve Kıpçak Türkçesinde bu kuralın ortak olduğunu anlatır .
Peçeneklerle Kuman/Kıpçakların aynı dil özellikleriyle konuştuğunu Anne Komnen de bahsetmektedir . Németh, bu benzerlikler üzerine çalışmış, fakat net bir sonuca ulaşamamıştır . Bununla birlikte Peçenek Türkçesinin günümüze ulaşan birkaç kelimesinden hareketle Peçenek Türkçesiyle Kıpçak Türkçesinin bazı özelliklerinin ortak olduğunu ortaya koyabilmiştir .
Aynı zamanlarda, yakın coğrafyalarda yaşamış, pek çok münasebeti bulunan iki Türk boyunun dillerinin birbirine çok yakın olması gayet normaldir.
4.3.1. y->c- Değişmesi: Kıpçak Türkçesinde, dolayısıyla Peçenek Türkçesinde düzenli ses olaylarından biri de kelime başındaki y->c- değişikliğidir . Eski Türkçede y- ile başlayan pek çok kelime Kıpçak Türkçesinde, dolayısıyla Peçenek Türkçesinde c- ile başlamaktadır: cemiş (CC) ( Oğuz Türkçesinin önemli özelliklerinden biri, kelime başında c- sesinin bulunmamasıdır . Karadeniz Bölgesi ağızlarından derlediğimiz çok sayıda kelime c- sesi ile başlamaktadır: cemek (NDA) ( 4.3.2. g/ġ/ğ>v Değişmesi: Kıpçak Türkçesi ve Peçenek Türkçesinin en önemli özelliklerinden biri, -g-/-ġ->-v-, -g/-ġ>-v değişmesidir . Bu, Kıpçak Türkçesiyle yazılmış eserlerde ve Peçenek Türkçesinin günümüze ulaşabilen kelimelerinde açık bir şekilde görülmektedir. Durum böyle olunca, Türk lehçe ve şivelerinin tasnifini dil özelliklerine dayandırarak yapan araştırmacıların hemen hepsi, Kıpçak Türkçesi özelliklerinin en önemlilerinden biri olarak g>v değişmesini saymışlardır .
Bu değişme geniş boyutlu bir ses özelliğidir. Kıpçak Türkçesi ve Peçenek Türkçesinin bir tesiri olarak Türkiye Türkçesi yazı dilinde döv-, ov-, öv-, söv-, ... gibi az sayıdaki kelimede de karşılaşılmaktadır. Ancak Karadeniz Bölgesi ağızlarındaki durum biraz daha farklıdır. Bölgenin bazı yörelerinde kelime ortası ve sonunda görülmekte olup pek çok örneği bulunmaktadır.
Bu ses değişmesi Artvin'den başlayıp Zonguldak'a kadar uzanmaktadır : dav (NDA) ( -agı/-eği; -gu/-gü eki ile biten bazı kelimelerde Samsun, Artvin, Giresun ve Bolu'da –ġ/ğ->-v- değişikliği görülmektedir: bilevü (TS) ( 4.3.3. -g(ğ)- Düşmesi veya erimesi: Peçenek Türkçesinin günümüze ulaşmış çok az miktardaki dil yadigârı kelimede dikkat çekici bir özellik daha bulunmaktadır. Bu, iç seste bulunması gereken -g(ğ)-sesinin düşmesi veya erimesidir . küerçi (mavi), yau Karadeniz Bölgesi ağızlarının en fazla dikkat çeken özelliklerinden biri de iç seste -g(ğ)- ünsüzünün erime veya düşme yoluyla söylenmemesi ve karşılaşan iki ünlünün kaynaşmamasıdır: aac ( 5. Alfabe Konusu:
Peçenek Türkçesi ile ilgili diğer ele alınması gereken konu, her halde alfabe olsa gerektir. Günümüze ulaşan dil malzemelerinden anlaşıldığına göre, Peçenekler Runik yazısını kullanmışlardır. Ele geçen metinlerde kullanılan harfler, tam bir alfabe oluşturmamızı engellemektedir. Fakat harfler şekil bakımından açık bir biçimde Runik yazısını ortaya koymaktadır. Hatta gelişmiş bir edebî metin olarak değerlendirdiğimiz Göktürk alfabesi ile en az üç harfin ortak olduğu açıktır. Diğer pek çok şekil birbirine benzemektedir, ancak harf olarak karşılıkları farklıdır .
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Suşehri'nin Sarıyar Yaylası'nda bir taş üzerinde Runik yani Köktürk alfabesiyle yazılmış metin bulunmaktadır . Peçeneklerin Runik yazısını kullandıkları ve Suşehri'nde Peçenek isimli köy olduğu dikkate alındığında bağlantı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Sarıyar yaylasındaki bu yazı büyük bir ihtimalle Peçenekler tarafından yazılmıştır.

6. Ticaret Hayatı:
Trabzon ve çevresinde ticaret hayatı büyük oranda yörede yaşayan Hristiyan Türkler tarafından yürütülmekteydi. Çeşitli bölgelerden gelen tacirler; getirdikleri malları yörede yaşayan Hazar, Bulgar ve Peçenek Türklerinin ürettikleri mallarla değiştirirlerdi . Trabzon Rumları kaynaklarında bazı zanaat ve meslek isimlerinin Türkçe kelimelere Rumca ekler getirilerek yapılması diğer bir delildir .
Trabzon ve çevresinde yüzyıllar boyunca ticaretin Türklerin elinde olduğu anlaşılmaktadır. Çeşitli bölgelerden gelen tacirler; getirdikleri malları yörede yaşayan Hazar, Bulgar ve Peçenek Türklerinin ürettikleri mallarla değiştirirlerdi .
Trabzon Rumları kaynaklarında bazı zanaat ve meslek isimleri şu şekilde geçmektedir: tzakas (T. ocak) "ocakçı", tzoukalas (T. çuval) "çuvalcı"; kalkanas (T. kalkan) "kalkancı", tilantzes (T. tilenci / dilenci) "dilenci". Ayrıca şehrin muhtelif yerlerine meydan ve pazar isimleri verilmişti .
Karadeniz Bölgesi'ndeki Peçeneklerin izleri elbette bu kadar değildir. Ancak Peçenek Türklerinden günümüze pek az şey ulaşmış, bu olumsuzluk ise mukayese yapmamızı ve tespitlerimizi zorlaştırmaktadır. Peçeneklerin bölgedeki izleri konusundaki çalışmalarımız dokuma, mimarlık, yer isimleri, ağız özellikleri başta olmak üzere pek çok konuda devam etmektedir.
7. Canik İsminin Kaynağı:
Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki Canik isminin kaynağı Peçenekler olmalıdır. Canik kelimesinin etimolojisini yapmak için pek çok ilim adamı çalışmalarda bulunmuş, fakat bir sonuca ulaşamamışlardır. peçenek, bol- > ol- fiilinde olduğu gibi, ön seste ünsüz düşmesiyle önce ecenek, daha sonra da günümüzde yürürlükte olan canik biçimine gelmiş gibi görünmektedir.
8. Peçenekler ve Trabzon Devleti:
Canik bölgesinin hemen hemen Trabzon Devleti'nin sınırları ile eşit olduğunu yukarıda söylemiştik. Bu bir tesadüf olabilir mi, değerlendirmek gerekir:
Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki Bizanslılar, 523'te İncil'i Türkçeye çevirtip Türkleri Hristiyanlaştırmaya başlamıştır . Hristiyanlaştırılan Türklere daha sonra yine İncil vasıtasıyla Grekçe ve başka diller öğretilmiştir.
1204'te, IV. Haçlı Seferi sırasında Lâtinler İstanbul'u işgal edip burada bir Lâtin İmparatorluğu kurmuşlardır. Halaları Gürcü Kraliçesi Thamara'nın yardımı ve Thamara'nın emrinde bulunan Kıpçak/Kuman ve Peçenek ordusunun gücüyle, Komnenos Ailesi'nden Aleksios Komnenos ve David Komnenos kardeşler Trabzon ve çevresine hâkim olup Trabzon Devleti'ni tarih sahnesine koymuşlardır. Şimdiye kadar incelediğimiz kaynaklarda İstanbul'dan Trabzon ve çevresine nüfus ve asker getirdiklerine dair herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. Selçuklu orduları Haçlılarla mücadele edebilmek için bütün gücüyle Anadolu'nun batısında bulunduğundan, son derece sınırlı askeri olmasına rağmen Komnenos kardeşlerin geçici bir süre sınırlarına Giresun, Ordu, Ünye, (Samsun hariç), Sinop, Amasra ve çevrelerini de dahil etmişlerdir. İstanbul'dan muhtemelen yalnız gelen Komnenos kardeşler Karadeniz Bölgesi'ni kendilerine bağlamaları; ordularının ve Karadeniz Bölgesi nüfusunun büyük bir bölümünün Peçenek, Kuman/Kıpçaklar ve diğer Türk boylarından oluşmasından kaynaklanmıştır . Trabzon Devleti'nin dikkate değer bir nüfusu ve gücü olmamasına rağmen 1461'e kadar ayakta kalmasının sebebi, Trabzon Kalesi'nin sağlamlığı, gelişmeleri iyi takip ederek kurnazca davranmaları ve çevre Türkmen beylerine kız vermek yoluyla sağladıkları akrabalık ilişkileridir.
Bryer'in verdiği bilgilere göre 1366'da III. Aleksi, 2000 yaya ve süvarilerden oluşan kuvvetlerle Maçka'ya bağlı Fikanoy'a (bugünkü Ocaklı köyü) sefer düzenler. 1367'de Chaldiya'ya kadar ilerler . Bu seferlerin amacı güneyden Trabzon'a 30-40 km'ye kadar yaklaşan Türkmenlere göz dağı vermektir .
Bütün bunlar göstermektedir ki Trabzon Devleti, coğrafya bakımından, sadece Trabzon ve il merkezine yakın çevresine hâkim idi.
Bu devlete, abartmalı bir biçimde, Trabzon Rum İmparatorluğu denmesinin sebebi, Bizans İmparatoru iken Trabzon'da bir devlet kuran Komnenos Ailesinin lâkabının imparator olmasından kaynaklanmaktadır.
Trabzon'un Osmanlı topraklarına katılmadan önceki nüfusu, bu bölgede mevcut olan devletçiği Trabzon Rum İmparatorluğu ismiyle ananları daha tedbirli olmaya zorlamaktadır. Trabzon'u 1436-1438 yılları arasında ziyaret eden İspanyol Seyyah Pero Tafur, yukarıda da söylendiği gibi, şehir nüfusunun yaklaşık 4.000 kişi olduğunu yazmaktadır. Anthony Bryer ise 4.000 veya 5.000 kişi civarında olabileceği düşüncesindedir .
Tahrir defterlerindeki kayıtlara göre 1486-1583 yılları arasında başka yerlere gönderilen Hristiyan nüfusu yaklaşık 2.500'dür . Dolayısıyla 16. yüzyılın sonlarına doğru Rum nüfusu birkaç binle ifade edilebilecek duruma gelmiştir.
1486 yılında tutulan tahrire göre, vergi verenlerin veya babalarının isimleri Türkçe olanların Türkçe isimli olması dikkat çekecek kadar çoktur. Bunların önemli bir kısmı gayrimüslimdir: Aslan, Turukan, Bahtiyer, Balaban, Bali, Cihan, Çelebi, Devletbâd, Doğan, Emir Ali, Emir Azad, Emir Cihan, Emir Hatun, Emir Melik, Fındık, Halife, Hızır, Hoca Ali, Hoş(**Yasak kelime**), İnayet, İskender, İvaz Melik, İvaz Şah, Kaplan, Karaca, Karaman, Kerâmeddin, Kerem, Kirazi, Koç Bey, Kurd, Mercan, Millet, Murad, Mülük, Pandar, Said, Sultan, Şah Melik, Şemseddin, Şermerd, Tengrivermiş, Tura Bey, Turali, Turasan, Yusuf, ...Aynı tarihlerde yörede Karamanlı, Kuman ve Çıtak gayrimüslim aileler oturmaktaydı .
1515 yılında gayrimüslimlerden vergi verenlerin bazılarının isimleri şöyledir: Ağa, Arslan, Aslan, Balaban, Bali, Bayezıd, Budak, Çelebi, Emir Ali, Gümüş, İskender, Kara Ali, Karaca, Karaman, Karagöz, Kirazi, Murad, Oruç, Rüstem, Sıdkı, Süleyman, Şerafeddin, Şirmend, Tengrivermiş, Timur, Turak, ... Bu tarihte yalnızca Of'ta 28 hane Balabanlar, 36 hane Kavalar, 7 hane Hart, 3 hane Haldi yaşamaktadır. Tahrir defterinde çeşitli ilçelerde çok sayıda Kuman ailesinin yaşadığı açıkça belirtilmiştir .
Rum olduğu düşünülen köylülerin isimleri ise şöyledir: Papas Balaban, Kalokir Balaban, Manol Balaban, Yani Turak, Konstantin Çorik, Olip Çorik, .... Bu isimlerin biri Hristiyanlığa, diğeri çeşitli Türk boylarına aittir. Dolayısıyla bu isimler Trabzon'un fethinden önce yöredeki insanların Hristiyan Türkler olduğunu ortaya koymaktadır.
Coğrafyacı Dimeşkî (ö. 727/1327); Sinop, Trabzon ve çevresini tanıtırken bu yörede konuşulan dilleri Türkçe, Arapça, Farsça ve Ermenice olarak saymıştır. Rumca veya Helenceden bahsetmemiştir. Belirleyebildiğimiz kadarıyla, Trabzon ve çevresinde Rumca yazılmış dikkate değer anıt veya yazılı kitabeye de rastlanmamıştır. Bu, Trabzon il merkezinde bile Rumcanın anlaşma dili olmadığının bir delili olsa gerektir .
Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi'nde araştırma yapan batılı bilim adamları, Türkçeyi yeteri kadar bilmediklerinden veya çözemedikleri bütün yer isimlerini kasıtlı olarak Yunanca kabul etmek gibi bir bataklığa saplanmışlardır. Araştırmacı Haşim Albayrak, Karadeniz Bölgesi'nde bulunan yaklaşık 2500 köy ismini Fener Rum Lisesi Müdürü Niko Mavridis'e incelettirmiş, adı geçen şahıs yalnızca 7-8 köy isminin Yunanca olduğunu onaylayabilmiştir. Mavridis’in Rumca olarak altına attığı yer isimlerinin arasında Alano, Korkut ve Yavan gibi Türkçe kelimeler de bulunmaktadır.
Yaklaşık on yıldır bölgede saha araştırması yapmaktayız. Trabzon il merkezinin dışında tek bir Rum mezarlığına bile rastlanmamıştır.
Trabzon, 1204'te Trabzon Devleti kurulana kadar, yukarıda da açıklandığı gibi, çeşitli Türk boyları tarafından Türk vatanı yapılmış idi. Trabzon Devleti kurulduğunda halkı yine, sahildeki birkaç küçük ticarî koloni hariç, Türk idi. Trabzon Rumları sur içerisinde ve şehir merkezine yakın yerleşim yerlerinde yaşamaktaydılar.
Trabzon Türkler tarafından Osmanlı topraklarına katıldığında başkomutanları Altemur isimli bir Türk idi. Orduları Kuman / Kıpçak, Peçenek ağırlıklı olmak üzere Türklerden oluştuğu anlaşılmaktadır. Kaynaklardan anlaşıldığına göre çevredeki Müslüman Türkmen beyliklerine karşı savaşanlar Hristiyan Türkler idi.
Bütün bunlardan daha ilgi çekici olanı kiliselerin tuttukları kayıtlarda açıkça görülmektedir. Trabzon Rumlarının önemli bir dinî merkezi Maçka Vazelon Manastırı'dır. Bu manastırda bulunan kilise kayıtlarında Rumca isim % 47.3'tür . Bu yöredeki Türklerin Hristiyan olduktan sonra çoğunlukla Rum isimleri aldığı kayıtlarda sabittir. Bu durum da göz önüne alındığında, Trabzon Rum Devleti döneminde bile, kilise gibi bir kurumda Rum kökenli insan sayısının tahminen % 25-30 civarında olması, gerçekleri bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır.
Şehirdeki ticaret hayatında ve kilise kayıtlarında Hristiyan Türklerin sayısının yüksek olması dikkate alındığında, fetihten önce bölgedeki Rum nüfusunun tamamının 4.000’den çok daha aşağı olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Osmanlılar halkı dinlerine göre vasıflandırdığı için Hristiyan Türkler devlet içinde ayrı bir grup sayılmış, dolayısıyla Hristıyan Türkler, Hristiyan olan başka milletlere kendilerini daha yakın saymışlardır. Batılı Devletler ve Rusya bunu iyi değerlendirip bölgedeki Hristiyan Türklerin kimliğini belirlemiş, onları hep kendi çıkarları doğrultusunda kullanmıştır. Özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren bölgedeki Hristiyan Türkleri, soydaşlarına karşı kışkırtmış, büyük çaplı huzursuzluklar çıkarılmıştır.
Selçukluları Malazgirt Savaşı'nda karşılayan Bizans ordusu içinde Kuman / Kıpçak ve Peçenek askerlerinin önemli bir yer tuttuğu bütün tarih kitaplarında açıkça belirtilmiştir. Bu durum o devirde Anadolu'nun büyük bir bölümünde Türklerin oturduğu sonucunu ortaya çıkarmaktadır.
Sonuç:
Peçeneklerin M.Ö. VI. yüzyıldan itibaren Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi'ne yerleştikleri anlaşılmaktadır. Canik, Peçenek kelimesinin bozulmuş biçimi olduğu görülmektedir. 1204'te Trabzon'da kurulan devletçiğin temel nüfusu Hristiyanlaştırılmış Türkler, özellikle Peçenekler olduğu açıktır. Trabzon devleti başkanına Canik kralı denmesinin sebebi devlet nüfusunun Peçeneklerden oluşmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Peçenekler, Trabzon'da kurulan devletçiğin silahlı kuvvetlerini oluşturmakta, ticaret hayatını yürütmekte olduğu açıktır.
Bu araştırmalar, bütün Türk boylarını kapsayacak bir biçimde, Türkiye Cumhuriyeti toprakları ve Türklerin yaşadığı bütün coğrafyalar için yapılmalıdır. Sonuçta Türklerin tarihinin Anadolu'da binlerce yıl önce başladığı, hatta Türklüğün öz yurdu olduğunun ortaya çıkacağına inancım tamdır.
Logged
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #7 : Şubat 01, 2007, 01:16:11 »

ÇEPNİLER
Çepni Kelimesinin Anlamı

Çepni adı ilk defa 11. yy.da, Kaşgarlı Mahmut`un yazdığı Divan`ül Lügatit - Türk`te ve 21. Sırada sayılmıştır. Bu kitapta Çepni kelimesinin anlamı verilmemiştir. 14. yy.la gelindiğinde Fahreddin Mubarekşah`ın yazdığı kitapta, 15 Oğuz boyunun adının verildiğini, ancak bunlar arasında Çepniler'in yeralmadığını görüyoruz. Ancak aynı yüzyılda, İlhanlılar Devleti Veziri Reşidettin`in başkanlığını yaptığı bir heyet tarafından kaleme alınan Camiüt-Tevarit'te, Oğuzlar'ın Üçok kolundan gelen Çepnilere yerverilmiştir. Buna göre Çepniler, Üçok koluna mensup olan Gökhan`ın dördüncü oğlundan türemiştir. Diğer oğullarının adları ise Bayındır, Beçene (Peçenek), Çavuldur (Çavundur)`dur. Reşidettin`in yazdığı bu kitapta, Çepni kelimesinin anlamı, "Nerede yağı görse savaşır" olarak ifade olunmuştur. Çepni boy adının Reşidettin tarafından yapılan etimolojik izahı, bir halk etimolojisidir. Şunuda unutmamalıyız ki; halk sözleri manalandırırken, kendi çağındaki köklere, eklere veya bize kadar gelmemiş, kaybolmuş sözlere bakarak manalandırıyordu. * Türk Mitolojisi, Prof. Bahaeddin Özel, TTK, Ankara 1989, s.344 * Ebulgazi, Çepni kelimesinin anlamını Bahadır olarak vermiştir. * Ebulgazi, Türkmen Şeceresi, Kononov, s.36* ~1312 yılında Endülüs`lü alim Ebu Hayyan tarafından Türkçe hakkında yazılmış, "Kitabül-idrak li-lisanil- Etrak" adlı eserde, Çepniler`in adı geçiyor. Ebu Hayyan, Çepnileri bir Türk boyu olarak tanıtıyor. "Çepni Kabiletün minet-Türk"~ * Prof.Dr Faruk Sümer, Çepniler, Türk Dünyası Araşt. Vakfı * Bu yirmidört oğuz boyundan Çepniler, Oğuz Han'ın üç küçük oğlundan Gökhan'dan gelmekte, Bayındır, Beçene, Çavundur'dan sonra dördüncü sırada yer almaktadır. Ongunu Sunkur kuşudur. Sunkur, doğan türünün en yırtıcı kuşudur. Çepniler ve diğer oğuz boyları işaretlerini at ve koyun larına vurmakta idiler. Bu şekilde kaybolan hayvanlarını kolayca buluyorlardı.

Anadolu`da Çepni Yerleşimi

Osmanlı Tahrir defterlerine göre, Anadolu'da Çepni adıyla anılan 43 yer ismi vardır. Bu sayıyla Çepni kelimesi, Anadolu'da yer adı olarak kullanılan Oğuz boyları içinde, yedinci sırayı almaktadır. Bu gün yurdumuzda Çepni'lerin dağınık bir yerleşime gittikleri görülmektedir. Sivas, Zile, Yozgat, Ankara, Çankırı, Çorum, Kastamonu, Bolu, Bursa, Kocaeli, Balıkesir, Manisa ve dolaylarında Çepni'lere rastlanmaktadır. Ancak Çepni'lerin en fazla yoğun oldukları yöre, Eynesil, Vakfıkebir, Kürtün, Şalpazarı, Gümüşhane Görele, Tirebolu, Doğançay, Espiye, Yağlıdere, Keşap, Dereli, Alucra, Giresun ve Ordu yöresidir. Eynesil, Görele, Tirebolu, Kürtün, Espiye, Keşap, Giresun, Dereli ve Alucra dolayları, ilk Osmanlı Tahrir defterinde Çepnieli, Çepni ili, Çepni Vilayeti adları ile kaydolunmuştur. Bu nedenle, bu yörelerde Çepni'lerin yoğunlukla yaşadığını söyleyebiliriz. Oğuz elinin en büyük boylarından Çepniler'in Doğu Karadeniz Bölgesi'nde cereyan eden Türk yerleşmesinde oynadıkları en mühim rol, Trabzon'lu Şakir Şevket ve Tirebolu'lu Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan'ın dikkatini de çekmiştir. Şakir Şevket, Çepniler'in İran'dan çıkarıldıktan sonra, onlardan 100.000 nüfusun Doğu Karadeniz bölgesine gelerek Tirebolu, Görele ve Vakfıkebir yörelerine yeleştirildiklerini bir rivayet şeklinde anlatır. * Faruk Sümer, Çepniler, s.95 Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1992 * Binbaşı H. Avni Alparsalan ise, elinde bulunan sınırlı sayıdaki kaynaklara dayanarak, yörede Çepnilerin çok önemli bir görev üstlendiğini ifade etmektedir. * Trabzon Havalisinde oturanlar Laz mı Türk mü ?, Giresun 1339 * * Binbaşı H. Avni Alparslan, Türk Bayramlarından Ot Göçü, Türk Yurdu Mecmuası, 1331, c.8, s.122-126 *

Çepnilerin Aleviliği

Çepniler, 13. yüzyıl'da Hacı Bektaş Veli'nin müritliğini yapmışlardır. Hacı Bektaş-i Veli Menakıb-ı Vilayetnamesi'nde, Çepni boyunun ulularından Yunus Mukri adında, birisinden bahsedilmektedir. Yunus Mukri`nin ölümünden sonra oğulları, evleri ve barklarıyla, Kayı`dan göçüp Suluca Karaöyük`e geldiler. Çepnilerden bir bölük, Uzun Hasan döneminde Akkoyunlu'ların hizmetine girmiştir. Bu çepnilerin başında İl Aldı Bey bulunuyordu. * Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, s.83 * Vilayetneme'yi yorumalayan bazı tarihçilerimiz, Hacı Bektaş-ı Veli'nin Çepni boyuna mensup olabileceği ihtimali üzerinde de durmaktadırlar. * Ragıp Memişoğlu, Karadeniz Bölgesi'nin Fethi ve İskanında ÇEPNİLER olgusu, Trabzon Dergisi, Temmuz 1988, S.19, s. 11-12 * Trabzon yöresi Çepnileri, 1516 yılına ilişkin padişah defterlerinde oldukça kalabalık görünüyor. Bu yöre, Giresun, Torul ve Görele arasıdır. Kayıtlara göre Çepniler; Özgur, Kayadibi, Kurtulmuş, Seyyid, Yenicehisar, Çandarlı, Engezli, Halkalı, Firuzlu, Şaban vb. köylerde oturmaktadırlar. Ayrıca buradaki Çepniler göçebeliği bırakarak toprağa bağlanmışlardır. Nejat Birdoğan, aynı eser, s.84 * Anadoluda yaşayan Alevi Türkler arasında çoğunluğu Çepniler oluşturmaktadır. ~Fatih, Rum İmparatorluğu`nu yıktıktan sonra, oralara yerleştirdiği Müslüman - Türk halkından başka, Çepnilerin varlığına da şahit olmuştur. Bugün Vakfıkebir, Görele, Tirebolu, Giresun bölgelerindeki çepniler ise bunların torunlarıdır.~ * Fuat Köprülü, Oğuz Etnoloisine Dair Notlar, Türkiyat Mecmuası, C.1, İstanbul 1925 * Daha sonra, Çepniler çeşitli nedenlerin dayatması ile Aleviliği bırakmışlardır. Buna, en fazla dönemin merkezi iktidarı neden olmuştur. Ancak Cemal Şener bu hususta şunları söylüyor. 13. yy. sonlarında Sinop'ta yaşayan Çepniler, 14. yy.da Samsun'un doğusundaki ormanlık bölgelere ve Giresun'a dek gelirler. Hatta Çepni Türk Beylerinden birisi, O tarihlerde Giresun'u, Trabzon Rum İmparatorluğu'ndan alır. Çepniler Karadeniz`deki ilk Alevi Türkler'dir. Bugün Türkiye'nin bir çok bölgesinde Alevi inançlı insanlar yaşadığı halde, Karadeniz'de bu olaya rastlamak zordur. Hacı Bektaş Veli 1200 yıllarında, ilk müritlerini Karadeniz`deki Çepni Türklerin` den oluşturmuştur. Karadeniz'de, bugün hala yapılan yayla göçleri ve Yayla şenliklerinin Alevi - Bektaşi kökenli olduğunu belki söyleyebiliriz. Yayla yaşamı ve yaylada yer değiştirme, göçler; Çepni Alevilerinden kalan bir yaşam biçimidir. Karadeniz'de oynanan horonda kemençe çalınan orta noktaya sırt dönmemek, gerekirse yan dönmek ama orta noktaya asla sırt dönmemek de Alevi semahlarındaki bir özelliği anımsatmaktadır. Karadenizde bugün görülmeyen Alevilik büyük olasılıkla, asimilasyon ve dönmelik neticesi bu noktaya gelmiştir." * Cemal Şener, Topal Osman Olayı, Ant Yayınları, İstanbul 1992, s.24-25 * Kitabımızın bu bölümünü yazarken birtakım tepkilerle karşılaştığımı ifade etmek isterim. Atalarının büyük olasılıkla, Alevi olduğunu ilk kez duyan bazı dostlarım eks... ve yanlış bilgilerin getirdiği olağan bir sonuç olarak rahatsız oldular. Bu nedenle Anadolu Aleviliğini de biraz açmamız gerekiyor. Anadolu Aleviliği kökleri çok eskiye dayanmakla birlikte aynı kökenden gelen Caferilikten farklıdır. Alevilik İslam dininde Şia koluna bağlı, Caferi mezhebinin, Batıni meşrebindendir. Kuran'ın gizine önem vermişler, zahıri anlamların ötesinde farklı yaklaşımlara ulaşmışlardır. Araştırmacı-Yazar Nejat Birdoğan bu görüşe karşı çıkmakta Aleviliğin İslam dini çatısı altına hiçbir şekilde yerleştirilemeyeceğini kendisiyle yaptığımız bir sohbetde ifade etmektedir. Aynı konu Ocak 1995 Kervan Dergisinde de işlenmiştir. Ancak Sn. Birdoğan, Rıza Zelyut, Rıza Yörükoğlu, Lütfi Kaleli ve daha bir çok Alevi araştırmacı bu hususta farklı yaklaşımlara sahiptirler. Buna karşın hemen hepsinin üzerinde birleştiği ortak nokta, "mum söndü"`nün aldatmacadan başka bir şey olmadığıdır. Aleviliğin "eline, beline, diline sahip olmak" noktasında, Anadolu insanının tarihsel birikiminin bir sonucu olduğudur.

Anadolu Selçuklu Devletinin Yıkılışı

1243 yılındaki Kösedağ Savaşıyla, Trabzon'da kurulu olan 2.Pontus Devleti, İlhanlılar'a bağlandı. ~Timurlenk`in Trabzon`u alması, ancak değersizliğinden ötürü şehri kendisine bağlamayarak bir miktar ganimet ve hazine alarak şehri bırakması ilginçtir. Bu olayların ertesinde Pontus Akkoyunlular'a tabi oldu.~ * Mustafa Arslan, Görele * 1277 yılı, Anadolu Selçuklu Devleti'nin en buhranlı devridir. Devletin içinde bulunduğu bu tehlikeli durumdan, Trabzon İmparatoru Georgi yararlanma yoluna gitmiştir. Hemen bir donanma hazırlamış, Trabzon`dan kadırgalarla gelerek, Türkler'in elinde bulunan Sinop`u kuşatmıştır. Bunun üzerine, Anadolu Selçuklu Devleti'nin sahil kumandanı olan Taybuğa, ~ Sinop çevresinde bulunan Çepni Türkmenleri (Türkan-ı Çepni) ile birleşip, Georgi`nin kadırgalarına saldırmışlardır. Yapılan savaşta Georgi yenilip, Sinop`u terketmeye mecbur kalmıştır.~ * Prof. Dr. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971, s.529 *


HACI EMİR BEYLİĞİ (Bayramlu Beyliği)

Bayram Bey

~1297 yılında Sinop dolaylarındaki Türkler'in Ünye ve dolaylarını feth edip, sahil boyunu takiple Trabzon yakınlarına kadar istila hareketlerini genişlettikleri, bu istila hareketinde bulunanların, büyük ihtimalle Çepni Türkler'i oldukları, onların başında ise Bayram Bey adında birisinin olduğu anlaşılmaktadır.~ * Prof. Dr. Faruk Sümer, Tirebolu Tarihi , s.35 * Trabzonlu tarihçi Mikhael Panarates , Bayram Bey'in bir pazar yerini ele geçirdiğini kaydeder ki, bu kayıt Ordu yöresini feth edip, bu bölgede bir beylik kuran Bayram Bey`e dair ilk bilgidir. Bayram Bey`in ~Oğlu Hacı Emir Bey bazı fetihlerde bulunmuş, torunu Süleyman Bey ise Giresun`u fethetmiştir.~ * Faruk Sümer, Çepniler, s.14 * Bayram Bey, maiyetinde bulunan çok sayıda asker ile 1332 yılında bugünkü, Hams...öy'e kadar gelmiş, Trabzon İmparatoruna ağır kayıplar vererek geri dönmüştür. Paneratos, Appandix, s.144 *

Çepniler'in Trabzon'u Kuşatması

Erzincan Valisi Ayna Bey, Akkoyunlu Bey'i Tur Ali Bey, Bayburt valisi Mehmet Bey ve Çepniler 1348 yılında Trabzon'u feth etmeye gelmişlerdir. Ancak yapılan kuşatmadan sonuç alamadan geri dönmüşlerdir. Bu sefere katılmış olan Çepnilere gelince; onlar Trabzon'un güneyinde, Muhtemelen Yukarı Kelkit Vadisinde oturmakta idiler. Ancak aynı yüzyılın ikinci yarısından sonra, sözkonusu Çepni beylerinin Harşıt çayı çevresinde yurt tuttukları biliniyor. Nitekim, 1380 yılının kış aylarında, İmparator (Trabzon İmparatoru), Çepniler'in kışlaklarının bulunduğu yukarı Harşıt'a kadar giderek, onlara karşı pek mühim sayılmayan bazı başarılar elde etmiştir. Böylece Çepniler'in ellerindeki Hrıstiyan tutsaklar kurtarılmıştır. * Faruk Sümer, Çepniler, s.15 * 1357 yılında Bayram Beyin Oğlu Hacı Emir Bey, kalabalık bir asker topluluğu ile maçka yöresine gelerek bu havaliyi yağma ve talan etmiş sonra geri dönmüştür. Trabzon İmparatoru 1. Basilios onun saldırılarını önlemek için kızı Theodora`yı O`na vermiştir. Trabzon imparatoru 3. Aleksios, 1361 yılında Ünye'ye gelmiş, Hacı Emir Bey tarafından karşılanmıştır. Trabzon İmparatorlarının kızlarını Türkmen beyleriyle evlendirmesine diğer bir örnek, 3. Aleksios'dur. O da kızı Eudokia'yı Erzincan emiri Tahirten ile evlendirmişti. İmparator, 1373 yılında Şiran üzerine yürümüş, yapılan savaşta Türklere yenilerek geri dönmüştür. İmparator, 1388 (Veya 1380) yılında Tirebolu yöresine gelmiş, Harşıt çayı kıyısında bulunan Bedrama (Bedreme) kalesine çıkmış, buradan 600 (altıyüz) atlıyı Çepniler'in kışlağının bulunduğu yere gönderip, onların çadırlarını yıktırmış, adamlarını öldürmüştür. Bunun üzerine Çepniler, İmparator'un adamlarını sahile varıncaya kadar takip etmişlerdir.

Çepnilerin kışlak ve yaylaları

Çepniler'in Trabzon'a yakın olan yerlere geldikleri, büyük olasılıkla Kürtün`ü ve ona komşu yerleri kışlak yaptıkları, yazın da kuzeydeki yeşil dağlara çıktıkları anlaşılmaktadır. Bu yeşil dağlar; bugünkü Kadırga, Alaca, Sisdağı, Kürtün, Gavurdağı yaylalarıdır.

Çepniler'in Batıdaki Durumu

Çarşamba, Terme, Niksar ve dolaylarının emiri olan Taceddin Bey, Ordu ve yöresinin beyi Hacı Emir ile Süleyman Bey arasındaki anlaşmazlıktan istifade ederek arazilerine tecavüze kalkışmış, Sivas Beyi Kadı Ahmet Burhanettinin aracılık etmesine rağmen saldırılarına devam etmiş, yapılan son savaşta Süleyman Bey, Taceddin Bey`i bir yerde sıkıştırmış yapılan çarpışma Taceddin Bey`i yenerek öldürmüştür. * Aziz Bin Erdeşir Astarabadi, Bezm-ü Rezm, Çev. Mürsel Öztürk, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990, s.309 -315 * Taceddin Bey'in ölümünü haber alan Kadı Ahmet Burhanettin, Niksar'ı ele geçirmiş, önemli kalelerden olan İskefser`i (Reşadiye) Süleyman Bey`e vermiştir. Bunun üzerine Taceddin Bey`in oğlu Mahmut Çelebi, Kadı Burhanettin`e elçi göndererek bağlılığını bildirmiştir. Kadı Ahmet Burhanettin Erzincan Bey'i olan Mutahherten üzerine yapacağı seferin hazırlığı içinde iken, Süleyman Bey'den bir haberci gelmiş; habercinin getirdiği mektupla Süleyman Bey, Trabzon'a bağlı Giresun Kalesi'ni fethettiğini bildirmiştir. Giresun Kalesi'nin fetholunduğunu haber alan Kadı Ahmet Burhanettin, çok mutlu olmuş, bir kağıt ile kalem isteyerek, Giresun`un fethi dolayısı ile duygu ve düşüncelerini içren bir mektup yazmış, bu mektubu da bir adamı ile Süleyman Bey`e göndermiştir. * Bezm-ü Rezm, s.485 * Giresun`un Fethi Hacı Emir Bey oğlu Süleyman Bey'in Ordu tarafından gelip Giresun'u fethetmesi, Mart/Nisan 1397 senesinde olmuştur. Tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Yıldırım Bayezid'in 1398 yılı ilkbaharında, Samsun dolaylarına bir sefer yaptığını, bu seferle Canik Beyi Kubaloğlu Cüneyd'in üzerine gidilerek Samsun`un alındığını, Samsun ve ahalisinin bir sancak itibar edilerek, zamanın Bulgar kralının müslüman olan oğlu Aleksandır`a verildiğini, Samsun ile Canik mıntıkasının elde edilmesi ile etraftaki Osmanlı hakimiyetinin kuvvetlendirilmiş olduğunu bildirmektedir. İsmail Hakkı Uzunçarşılı aynı eserinde, Çarşamba, Terme, Niksar taraflarına hakim olan Taceddin oğullarından Mahmut ile Alparslan`ın, Ordu Bey`i ve Giresun fatihi olan Hacı Emir oğlu Süleyman`ın, Bafra Bey`i olan Taşanoğullar'ının Osmanlı hakimiyetini kabul ettiklerini, bu münasebetle Osmanlı hududunun, Trabzon İmparatorluğu hududu ile birleşmiş olduğunu kaydeder. *İsmail Hakkı Uzun Çarşılı, Osmanlı Tarihi, C.1, TTK Ankara 1972, s.298-299 * Osmanlı yönetimindeki Giresun ve yöre hakkında, daha iyi bilgi sahibi olabilmemiz için, 1611 - 1682 yılları arasında yaşamış olan Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sine bakmamız gereklidir. " Giresun, Konstantini'nin yapısıdır. Sonra Uzun Hasan Sultan`ın eline girmiş ise de, yine Ceneviz Firengi işgal etmiştir. Sonra Fatih zamanında, müsahip Mahmut Paşa el ile zaptolunmuştur. Fatih kale fethedilirken, Mahmut Paşa'ya (Bu gece Kale altına giresün!) diye ferman edince kaleye metrise girip fethettiğinden adına Giresun denmiştir. 17. İklim enlemindedir. Trabzon eyaletinin sınırlarının başladığı yerde paşa hasıdır. Hakimi müslümandır. Üçyüz payesiyle mükellef kazadır. Yeniçeri ocağından serdarı, kale ağası, neferleri, gümrük emini, müftüsü, nakibi vardır. Deniz kıyısında Canik ile Trabzon arasındadır. Trabzon, Giresun`un doğusuna düşer. Burası Ceneviz firenginin elinde iken mamur ve büyük bir şehir imiş. Hala, o zaman yapılarının eserleri görülür. Fakat Giresun, şimdi o kadar büyük şehir değildir. Çarşı içinde camileri, mescidleri, han, hamam, çarşı ve pazarları vardır. Kalesi, deniz kıyısındadır. Bağ ve bahçelerinde meyveleri çoktur. Liman, ala demir tutar yataktır. Fakat, batı rüzgarında biraz sıkıntılı olur. Limanın batı tarafında bir küçük adası vardır. Nice kereler Kazaklar, o adanın arkasına şakkalarını saklarıp, karadan asker dökerek bol para almışlar, şehri ateşe yakmışlardır. Çünkü kalesi şehri koruyamaz. Bu şehir, Trabzon eyaletine tabi olmakla, Ömer paşa askerinden niceleri denizden bıkarak kara yolu ile giderler. *Evliya Çelebi, Seyehatname, Zuhuri Danışman Derlemesi, C.3, s.80 * Batıda Ordu dolaylarından, doğuda Harşıt ırmağına kadar, Tirebolu ve Görele (Bugün Eynesil`in 1 km. doğusundaki kale) Kaleleri hariç bu havalide bir beylik kurduğu anlaşılan Bayramlu Beyliği'nin ikinci beyi olan Hacı Emir Bey'in, ölüm tarihi belli değildir. Hacı Emir Bey'in oğlu Süleyman Bey`e gelince; O beyliği başarılı bir şekilde idare etmiş, ve Mart/Nisan 1397 de Giresun'u feth etmiştir. Bayramlu ya da diğer adıyla Hacı Emir Beyliği'nin, Giresun'un fethinden yedi yıl sonra da kuvvetli bir beylik olarak varlığını devam ettirdiği, anlaşılmaktadır. 1404 yılında İspanya'dan İstanbul'a gelip, buradan gemi ile Trabzon'a giden, İspanya Kralı'nın Timur'a gönderdiği elçisi Clavijo; "Giresun ve dolaylarına, Erzamir (Hacı Emir Bey) adında bir Türk beyinin hakim olduğunu, emrinde onbinden fazla atlı kuvvet bulunduğunun kendisine söylendiğini, Tirebolu`nun Trabzon imparatoruna bağlı son kale olduğunu, buradan sonra Horel (Horelles) adında bir kasaba gördüklerini, hava müsait olmadığından Horele uğrayamadıklarını, akşama doğru Fol adında bir kasabaya geldiklerini, Fol'dan sonra Sanfo adıyla anılan bir kale gördüklerini, ertesi gün Trabzon'a geldiklerini Trabzon İmparatoru ile çevresindeki Türk beylerinin Timur'a vergi ödediklerini, Erzincan yakınlarındaki bir kalenin Türklere ait olduğunun kendisine söylendiğini", yazmaktadır. * Clavijo, Kadiksten Semerkat`a Seyahat, Çev. Ömer Rıza Doğrul, s.76-77 * İspanya elçisinin buradaki kaydına göre Tirebolu ve Görele (Eynesil) kaleleri dışıında Keşap, Espiye, Yağlıdere, Dereli, Kürtün, Giresun ve dolaylarına Hacı Emiroğulları hakimdir. Clavijo'nun hava muhalefetinden dolayı yer olan "Horel" (Horelles) olsa olsa (Görele) Eynesil Kalesi'dir. Fol ise, Vakfıkebir'in eski ismidir. Çok yakın bir zamana kadar yaşlılar Vakfıkebir'e Fol, Tonya'ya ise, Okarı (yukarı) Fol derlerdi. Giresun fatihi Süleyman Bey'in ne zaman vefat ettiği, kendisinden sonra kimin bey olduğu Hacı Emir ya da Bayramlu Beyliği`nin ne zaman sona erdiği hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Bu beylikten bize ne bir kitabe, ne bir vakfiyye, ne de mülkname gibi yazılı belge ve hatta bir eser kalmamıştır.

Trabzon'un Fethi

15. yüzyılın ikinci yarısında Trabzon İmparatorluğu'nun oldukça zayıf durumda olduğunu görüyoruz. Safevi Devleti'nin emiri Cüneyd, bu bölgeyi işgal ederek, bir beylik kurmak fikrini barındırıyordu. Müritlerini etrafına toplayıp, silahlandı. Mehmet Bey`i de yanına alarak, bu imparatoğluğun üzerine yürüdü. İmparator 4. Yuannis askerleri ile Hagia Focias (Aya Fokas) manastırına kadar ilerledi ise de, geri çekilmek zorunda kaldı. Bu savaştan sonra 1454 yılında, yani Fatih`in Trabzon`u ele geçirmesinden 7 (yedi) yıl önce, Trabzon`u kuşatıldı. Üç gün süren bu kuşatmadan bir sonuç alınamayıp, geriye yani Kelkit Vadisi`ne dönüldü. 1461 yılına gelindiğinde, Fatih`in Trabzon İmparatorluğu üzerine yaptığı seferi görüyoruz. Bu tarihlerde, Görele, Tirebolu, Giresun kaleleri, Trabzon İmparatorluğu`na bağlı iken, Kürtün, Dereli, Tirebolu, İnesil köyü arasındaki geniş kesim Çepni beylerinin komutasında idi. "İnesil Köyü şeklinde ifade ettiğimiz yer, bugünkü Eynesil'in merkezi olan Gümüşçay, Bibercikumu ve civarıdır." ~Çepniler XV. yy.ın ikici yarısının ortalarında tamamen yerleşik bir hayat geçirmekte, hepsi köylerde yaşamaktadır. Bu yörede hiç bir Hrıstiyan köyü görülmüyor. Onlar bilhassa Görele, Giresun ve Tirebolu kalelerinde oturuyorlar. Esasen defterlerde Hristiyanların kalelerde yaşadıkları bildiriliyor.~ * Faruk Sümer, Çepniler, s. 45 * Bu köylerde bal üretilip, bağcılık yapılıyordu. Meyve ve ceviz de üreten bu köylerde doğan, şahin, atmaca gibi avcı kuşlara ait yuvalar da bulunmaktadır. Trabzon`un fethedildiği tarihin ne olduğu hususunda görüş birliği yoktur. Sadece İsmail Hakkı Uzuçarşılı, 26 Ekim 1461 ( 21 Muharrem 866) şeklinde bir tarih vermiştir. Ancak bu tarihi nasıl tesbit ettiğine ilişkin bir kaynak göstermemiştir. M.Kemal Yanbey tarafından neşredilen Trabzon`un Fethi isimli kitap okunduğunda, Trabzon İmparatorluğu ordusunun 20.000 kişi olduğunu ve donanma gücünün de Osmanlı Donanma gücü ile eşit güçte olduğu görülecektir. Bu konuya ilişkin tarih kitaplarında geniş bilgiler bulunmaktadır. Bu nedenle bu konuya fazla girmeyeceğiz. Trabzon İmparatorluğu üzerine yapılan sefer esnasında bugünkü Eynesil Kalesi, Tirebolu, ve Giresun kaleleri bu imparatorluğa bağlı idiler. Fatih Sultan Mehmet fetih gerçekleştikten sonra gerekli olan tayinleri yapmış, imar hareketlerinde bulunmuştur. Daha sonra ise ordusu ile birlikte sahili takip ederek batıya hareket etmiştir. Donanma ise kendisini denizden takip etmiştir. Tarihçi Dursun Bey, Fatih ve askerlerinin Trabzon`dan itibaren sahili takip ettiğini, ancak yolun yer yer ağaç ve ağu dalları ile kapalı olması nedeniyle, bazen deniz yolu ile gittiğini; büyük zorluklarla önce Canik`e, daha sonra da Tokat`a ulaştığını, Tokat`tan sonra da İstanbul`a geldiğini söylemektedir. * Dursun Bey, Tarih-i Ebul Feth, Çev. Mertol Tulum, İstanbul 1977, s.105 - 110 * İbn-i Kemal ise, Fatih`in ve askerlerinin Trabzon`un fethinde ve İstanbul`a dönüşte çok zahmetler çektiğini, Trabzon`un fethinden sonra İstanbul`a gelinirken, yollarda bir çok insan ve hayvanın açlıktan ölmüş olduğunu, bu havalideki insanların yiyeceklerinin ancak kendilerine yettiğini yazmışlardır. "Trabzon yöresi bir sancak itibar edilmiş ve donanma kapudanlarından Kazım Bey, Trabzon`un ilk sancak beyi olmuştur. Anlaşıldığına göre bundan sonra, Fatih kıyıdan batıya doğru giderek herhalde Görele (Eynesil), Diribolı (Tirebolu), Bedreme ve Giresun kalelerini aldıktan sonra Canik yolu ile Tokat`a ulaşmıştır." * Faruk Sümer, Çepniler, s.42 * Trabzon`un ele geçirilmesi hususunda eser neşreden tarihçiler, (Dursun Bey, İbn-i Kemal, Aşık Paşazade,Hoca Saadettin Efendi) Fatih`in askerleri ile birlikte kara yolunu takip ettiğini, hatta burada meskun Türk toplulukları bulunduğu noktasında bilgi vermiş olmalarına karşın, Fatih`in Giresun, Eynesil, Tirebolu kalelerini fethedip etmediği noktasında bilgi vermemişlerdir. Kanaatimizi sorarsanız bu kaleler de, herhangi bir çatışma yaşanmaksızın Osmanlı İmparatorluğu'na tabi olmuşlardır.


Logged
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #8 : Şubat 01, 2007, 02:12:40 »

Çepni adı ilk defa 11. yy.' da, Kaşgarlı Mahmut'un yazdığı Divan'ül Lügati! - Türk'te ve 21. sırada sayılmıştır. Bu kitapta Çepni kelimesinin anlamı verilmemiştir. Ancak Çepni boyunun damgasının şekli verilmiştir.
14. yy.' la gelindiğinde Fahreddin Mubarekşah'ın yazdığı kitapta, 15 Oğuz boyunun adının verildiğini, ancak bunlar arasında Çepniler'in yeralmadığını görüyoruz.
Ancak aynı yüzyılda, ilhanlılar Devleti Veziri Reşidettin'in başkanlığını yaptığı bir heyet tarafından kaleme alınan Camiüt-Tevarit'te, Oğuzlar'ın Üçok kolundan gelen Çepnilere yer verilmiştir.
Buna göre Çepniler, Üçok koluna mensup olan Gökhan'ın dördüncü oğlundan türemiştir. Diğer oğullarının adları ise Bayındır, Beçene (Peçenek), Çavuldur (Çavundur)'dur. Reşidettin'in yazdığı bu kitapta, Çepni kelimesinin anlamı, "Nerede yağı görse savaşır" olarak ifade olunmuştur.
Çepni boy adının Reşidettin tarafından yapılan etimolojik izahı, bir halk etimolojisidir. Şunu da unutmamalıyız ki; halk sözleri manalandırırken, kendi çağındaki köklere, eklere veya bize kadar gelmemiş, kaybolmuş sözlere bakarak manalandırıyordu.
Ebulgazi, Çepni kelimesinin anlamını Bahadır olarak vermiştir.
-1312 yılında Endülüs'lü alim Ebu Hayyan tarafından Türkçe hakkında yazılmış, "Kitabül-idrak li-lisanil-Etrak" adlı eserde, Çepniler'in adı geçiyor.
Ebu Hayyan, Çepnileri bir Türk boyu olarak tanıtıyor. "Çepni Kabiletün minet-Türk"~
Bu yirmidört Oğuz boyundan Çepniler, Oğuz Han'ın üç küçük oğlundan Gökhan'dan gelmekte, Bayındır, Beçene, Çavundur'dan sonra dördüncü sırada yer almaktadır. Ongunu Sunkur kuşudur. Sunkur, doğan türünün en yırtıcı kuşudur. Birçok kişiye bu isim verilmiştir.
Çepniler ve diğer oğuz boyları işaretlerini at ve koyunlarına vurmakta idiler. Bu şekilde kaybolan hayvanlarını kolayca buluyorlardı.

Anadolu'da Çepni Yerleşimi
Logged
PAŞALI
Ziyaretçi
« Yanıtla #9 : Şubat 01, 2007, 02:22:26 »

Bir yerin tarihini salt kendisi ile değerlendirmek yanlış ve yetersiz olur. Ancak çevrenin ve bölgenin tarihini de gözden geçirmek gerekir. Çünkü insanı çevreye katkısı ile değerlendirirken, tarihi de etkiledikleri insanlar, toplumlar ve milletler açısından ele almak lüzumu vardır. Tek başına hiçbir şey tarih olamaz fakat, herşey ilişkiye girdiği ile tarihin kendisi ve konusu olur. Bu açıdan doğup, büyüdüğüm köyümün tarihini de yukarıdaki prensipler doğrultusunda ele almaya çalıştım.


Eski çağlardan bu yana birçok topluluk bölgeye yağma ya da sığınma amacıyla gelip yerleşmiştir. Yeni gelen topluluklar kalabalık ve güçlü oldukları zaman bölgede daha önce yaşayan toplulukları bulunduğu yerlerinden etmişlerdir. Anadolu'ya hâkim olan devletler doğu sınırlarını emniyet altına alma politikalarına göre şekillenmeye başlamıştır.

İmparatorlukların güç zaafına uğradığı ve doğu hududunda istikrarın sağlanamadığı dönemlerde ise bölgeye yerleşmeler daha çok bağımsız grupların dağların derin vadilerine sığınması ve coğrafyanın da sağladığı imkânlarla bu dağlık bölgede sığınmak zorunda kaldıkları tehlikeden korunmaya çalışması şeklinde olmuştur. Yukarıda saydığımız her iki nedenden dolayı kavimlerin göç, orduların sefer ya da büyük ticari yollarının üzerinde olmamasına rağmen çok sayıdaki grup tarih içinde bu bölgede yerleşmiş ve çoğu kez burada bulunan gruplarla kaynaşarak yeni gruplar oluşturmuşlardır. Tarihi kaynaklarda bu grupların gelip buralara yerleşmesine ait bilgi bulamazsak da bazen bir vadi ve vadiye yayılmış köyler, bir dağ, bir köy ya da yer ismi bazen de bir aile lakabı bize bu grupları tanıtır. Bu isimlerin yaygınlığı ise yerleşen grubun kalabalık olmasının ötesinde idari bir gücün kontrolünde iskân ettirildiklerini düşündürür.

Tarihî serüven içinde bölgeye Urartu Krallığı, Makedonlar; Makedonlardan sonra İskit/Saka Türkleri ve Hazar Türkleri sahip olmuşlar. Hazar Türkleri'nden Mengeli Han ve oğlu Salip Han Kafkaslar'dan getirdikleri Peçenek Oymakları'nı bölgeye yerleştirmişlerdir. Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi'ne Oğuzlardan önce Hunlar, Karluklar, Macarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Uzlar, Kumanlar / Kıpçaklar ve diğer Türk kavimlerinin gelip yer yer yerleştiği bilim dünyasının bildiği bir gerçektir. Sırası ile Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar, Emevîler ve Abbasiler bölgede yaşamışlardır. Bölgenin yerli halkının Turanlı olduğu ileri sürülmektedir. Bu yerli halkları Alazonlar, Amazonlar, Burisler, Sanlar (Çanlar/Peçenekler),Tıbarenler, Traller/Driller, Halipler, Katagonlar, Marlar, Makronlar, Mosinekler ve Beşirler oluşturmaktadır.

Bir başka değiş ile "Eski Anadolu tarihi araştırmalarında, şehir ve kasaba tarihlerinde dil incelemeleri sonucunda, bu bölgede M.Ö. 2000'li yıllardan beri Türk varlığının mevcut olduğu anlaşılmıştır. M.Ö. 7.y.y.da İskitlerin Karadeniz'e göç etmesi ile Oğuz unsurları da bu bölgeye yerleşmişlerdir. Bu bölgede Oğuz boylarından Yazır, Döğer, Avşar, Karkın, Halaçlar'ın; Akhun, Kuşan, Peçenek, Hazar, Hun, Kıpçak Türkleri'nin yerleşimi mevcuttur."

"Karadeniz bölgesinde, ilk ve orta çağlarda, İskit, Kimmerler, Hun, Hazar, Bulgar, Uz, Peçenek göçlerinin sonucu Türk iskânının olduğu, Karadeniz ağızlarının fonetik ve morfolojik yapısıyla birlikte yer adlarından da anlaşılır."

1048 yılında Büyük Selçuklu Devleti, sahiller hariç, bölgeyi ele geçirmiştir. Büyük Selçuklu Devleti'nin bir özelliği vardı. Aileler çadırları, malları, sürüleri ile ordunun ardından giderlerdi. Bu aynı zamanda göç demekti. Göçler kendilerine uygun bir yer bulduklarında orada yerleşirlerdi. Ele geçen bölgeye yeni gelenlere, önceden gelmiş olan Peçenekler ve Kumanlar tarafından yardım ediyordu.

Osmanlılar'ın bölgeye geldiklerinde yerli halk olan Rumlar'ın sadece kıyılardaki, Görele, Tirebolu ve Giresun kalelerinde yaşadıklarını, kırlık kesimin Oğuzların Çepni boyunun elinde bulunduğu söylemektedir. "Onbinlerin Dönüşü" nde kıyı kesimler Helenlerce yağma edilmişken, iç ve kırlar yağmadan kurtulmuşlardır.

Fatih Sultan Mehmet'in Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan ile yaptığı Yassıçimen Antlaşması'nda, o zamanlar Gürcüler'in elinde bulunan Harşit Vadisi tampon bölge olarak bırakılmıştır. Bu antlaşmaya göre Gürcüler'e ilişilmeyecek, vadiden güvenlikli olarak insan, mal ve asker sevkıyatı sağlanabilecektir.

Komninüslü tarihçiler, Harşit Vadisi'ne, yani Kürtün, Torul gibi yerlere -Orta Hadliye-diyorlardı. Orta Haltiye derebeyleri olan Kapasıtanlar ( Gürcüler), Torul kalesinde otururlar, yoldan geçenlerden baç/haraç alırlar, soygun yaparlar, sık sık da çevredeki Çepniler ile çarpışırlardı. Huzursuzluk ve şikâyetler o dereceye vardı ki, Amasya Valisi Şehzade Beyazıt, Fatih'in fermanıyla Rakkas Sinan Beğ'e: "Torul'un üzerine doğrul" kesin emrini vermek zorunda kalmıştır. Bu suretle de vadi, Osmanlı topraklarından olmuştur. İbn-i Kemal bu olayı: "Torul Kalesini Gürcistan Sultanı'ndan alup, canlarına od salmışlardı." diye anlatır. Zaten bölge köylerinden birçoğu Türkmen boy ve oymaklarından oluşuyordu.

"Bölgede Osmanlı egemenliği uzun sürmez. Akkoyunlular bölgeye yeniden hâkim olurlar. 1502 yıllından sonra Akkoyunlu Devleti dağılınca, toprakları Saferi (Safevî) Hükümdarı Şah İsmal'in eline geçer. Çevreyi Şiiliğin ve Şiilik propagandasının sarması üzerine, o zamanlar, Trabzon Valisi şehzade Yavuz Selim Harşit Vadisi yolu ile Bayburt'a kadar bir sefer yapar. Bu seferde bir gurup Osmanlı askeri de Gidek Tepesi'ni aşarak Orta Harşit Vadisi yolu ile Torul'a ulaşır. Gidek Tepesi üzerinde o zamandan kalma şehit mezarlığı vardır. Bu tepede ve Heribeleği tepesinde ve civarlarında mevzilere, silah kalıntılarına, şehit mezarlarına sık sık rastlanmakta ve son dönem Osmanlı-Rus savaşına şahitlik ettikleri bilinmektedir. Yine tepenin kuzeye ve güneye bakan yamaçlarında top ve mermi boşları halk tarafından bulunmuştur. Ormanın kapatmasına rağmen mevziler hâla varlığını sürdürmektedir. Bir başka mevzi kalıntısı da Cemek Tepesi'nin güneye bakan kısmında da görülmektedir.

Karadeniz'i doğuyu bağlayan kervan yolu Görele, Çanakçı, Çatak Köyü, Harşit ve Harşit Vadisi boyunca Torul'a ulaşırdı. Yolun bir kolu da bu günkü Dandı Başı, Ağaçbaşı Yaylası, Pinti Obası, Ağasarkaya Yaylası'nın arkası ile doğuya açılırdı. Bu gün bu yol kalıntıları hâla bellidir. Yol güzergâhında Osmanlı'dan kalma kervansaray kalıntısı mevcuttur. Bu yol bugün "Yayla Yolu" olarak kullanılmaktadır.

Araştırmamız sonucu,"Çatak" kelimesinin iki değişik anlamına rastlanabildi. Kavram olarak kelime, "Birden fazla yolun birleştiği veya ayrıldığı yer olan kavşak manasına gelmektedir." Menşei olarak "Çatak" kelimesinin kökü Macarca'dan (Macarca'ya da Peçenekler'den gelme),Çat'tır. Anlam olarak, iki derenin kavuştuğu ıslak yer anlamına gelir.

Bugünkü Kuzan Köyü (Kozköy gibi, kuzey ve soğuk bölgeler anlamına gelir. Kelime Oğuzca'dan da gelme olabilir.) Manastırbükü/Büyüksu voyvodalarının/ağalarının oğullarına taksim ettiği bir yerdir.

Kelime "kızan" (oğul, çocuk) anlamından zamanla Kuzan şeklini almıştır. Manastırbükü, zamanında büyük bir köydür. Çatak Köyü, Manastırbükü ile bugünkü Kuzcaköy(Çanakcı), Görele arasındaki ticaret yolu güzergâhı ürerinde kurulmuştur. Aşağı Harşit Vadisi'nin yol güvenliğinin olmayışı, sarp kayalıklar ile kapalı ve nehrin uzun dönem geçit vermemesinden dolayı bu tercih yapılmış olmalıdır.

Eski yol, Harşit'tan Kuzan Köyü'nün aşağı Kuzan içinden geçerek Heribeleği Boğazı yolu ile Orta Çatak'taki Çay Deresi'ne inmektedir. Bu yol köy içinde ikiye ayrılmakta. Melikli Mahallesi'nden Yazlık istikameti yönü ile Kabalak Tepesi'nden Yukarı Sığırlık' tan Çanakçı'ya ulaşmaktadır. İkinci yol ise, Gidek Tepesi'nden Aşağı Sığırlık mevkii ile yine Görele'ye varmaktadır. İşte bu nedenler ile köy, yol kavşakları anlamına gelen "çatak" adını almıştır.

Bir rivayete göre de, Kafkaslar'dan gelen Türkmen boylarından bazı aileler Harşit Vadisi'nden geçerken, Çatak deresi ağzında suda yüzen meyveler görmüşler. Dereyi takip ederek meyvelerin bulunduğu yere gelmişler. " Burada bir çadır çatak" demişler. O günden bu güne, köyün ismi "çatak" olmuş.

Köyde daimi bir yerleşimin, tahmini olarak,450 ilâ 500 yıl önce kurulduğu, 200 veya 250 yıl öncesine kadar da Harşit'te oturan derebeylerine bağlı ( maraba-ortak) bir yerleşim yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir. Gümüşhane üzerinden gelen Türkmen boyları, perdey pey Harşit Vadisi boylarına yerleşmişlerdir. Köydeki mahalle ve sülale isimleri bölgeye Türkmen boylarının çok eskiden yerleştiğini göstermektedir.

Derebeylikler, daha doğrusu Ağalık, kaldırıldıktan sonra halk köyün büyük bir kısmını marabalardan satın almış. Geriye kalan araziler de ancak 1930'lu ve 1950'li yıllar arasında ağlardan satın alınabilinmiştir. Çatak Köyü'nün büyük bir kısmını, Harşitli marabalardan Çataklı Hacı Ağa (Kara Hacı) satın almış ve Kafkaslar'dan gelen Türk ailelerine vermiştir. Kendisi de Torul'dan gelmedir. Bir rivayete göre, 60 deve ile köy ve yakın köylerden fakirleri toplayarak hacca götürmüştür. Mezarının, eski cami önünde olduğu biliniyor. Eski mezarlığın da bu şahıs tarafından vakfettiği söylenmektedir. Köy, tarih içinde sürekli olarak, Harşit Vadisi yolu ile doğudan gelen Türk aileleri ile dolup boşalmıştır. Harşit'te yaşayan insanların da, Doğu Romalılar tarafından Hıristiyanlaştırışmış Türkmen boylarından olduğu biliniyor.

I. Dünya savaşı sonrasında "Anadolu'nun Paylaşılması" esnasında Ruslar'a itilaf devletlerince, Karadeniz kıyılarının bir kısmının verilmesi nedeni ile Ruslar, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz'i işgal ettiler. Ruslar doğuda Erzurum, Van, Bitlis, Muş gibi vilayetlerin kendilerine verilmesini istiyordu. Karadeniz'i Doğu Anadolu'ya bağlayan bir yol kurmaları gerekiyordu. Bu meyanda eski yolu canlandırma amacı ile Çatak Köyü içini, yani eski güzergâhı, kullanmaktansa, Kızılalı Dağı eteğini takip ederek, Torul'a uzanan bir "kervan yolu" projesini plâna koyarlar.

I. Dünya Savaşı (1914 - 1918) yıllarında ise; çevre halkı çok acılar çekmiştir. Ruslar, 19 Nisan 1916'da Trabzon'u işgal ederek, buradan da Harşit Çayı'nın doğu kıyısına kadar gelmişlerdir. Hâlâ hafızalardan silinmeyen "muhacirlik" böylece başlamıştır.

İşgal yıllarında Ruslar karargâhını, bugünkü Çatak Köyü'ndeki Tıngalı Konağı'nda kurmuşlardı. Köydeki diğer evleri ve eski camiyi silah deposu, at ahırı olarak kullanmışlardır.

Ruslar bölgeden hiç çıkmayacak gibi davranıyorlardı. Sahili iç bölgelere bağlayacak yol yapımına hemen başladılar. Harşit Vadisi'nin sarp ve geçilmez oluşundan dolayı "Rus Yolu Projesi" ile sahili Gümüşhane'ye bir diğer değişle Doğu Anadolu'ya, bağlayan yol çalışmasında köy halkı, işgal yıllarında, zorla çalıştırmış, Rusya'da meydana gelen ihtilalden dolayı işgal bitmiş ve yol çalışması da hedefine ulaşmadan akim kalmıştır. Bugün bile tarihî bir yol kalıntısı olarak gezilip, görülmeye değer.

Rusların yol çalışmasında, dedemin anlattığına göre; "Ruslar daha çok adına 'borç' dedikleri lahana çorbası yerlerdi. Yolda çalışana karavana dağıtıldıktan sonra, halktan büyük, küçük, kadın-erkek ellerinde bakraçlar, kaplar kuyruğa girer, artan karavanadan onların kaplarına da bir miktar koyarlardı. Karavana ile birlikte 'peksimet' gibi el kadar siyah bir ekmek parçası da verdiklerini hatırlıyorum."

"1916 tarihinde, bir yaz mevsiminde her yerde bir bolluk tarlalar mısıra durmuş, dallarda elmalar, kirazlar püslüm püslüm idi." Birden bir dedi kodu yayılır; "Ruslar geliyor." İnsanlar mal, mülk derdinde değildir artık. Can pazarı başlamıştır. Kabalak tepesinden at kişnemeleri, nal sesleri ve gâvur naraları duyulur. İşgal başlamıştır. İşgale edilen köy ve civarlarındaki halk, büyük bir paniğe kapılır. Anneler-babalar küçük yavrularını, genç kızlarını, ihtiyarlarını ve eli silah tutamayanları alarak Köse Musa ormanlığına, Kabalak Tepesi'nin ardındaki mağaralara sığınırlar. Aylarca ormanda kalan insanlar yiyecek olarak bitki köklerini, tohumlarını, kabalak yapraklarını yerler. Düşman görmesin diye ateş yakılamaz. Küçük çocuklar ve yaşlılar hastalıktan ölürler. Küçük çocuklar gizlice terk edilen evlere girerek elbise, yiyecek taşırlar. El değirmenlerinde ağaç yaprakları ve at pisliğinden toplanan arpa ve diğer artıklar öğütülür, ekmek yapılır.

İşgalden sonra, Rus Komutanlığınca yapılan II. bildiride; "Askerlik çağına gelmiş olup da Osmanlı Ordusuna katılmamış ya da katılıp da içeride kalmamış olanlardan adlarının ve yerlerinin bildirilmeleri, muhtarlardan isteniyordu. Bu bildiriye uymayan muhtarların idam edilecekleri de özellikle belirtiliyordu." Bu bildiriye muhtarlar ve halk uymamışlardır. Çünkü ilk bildiride bahsedilen hususlara Ruslar tarafından uyulmamış, bölge ve köy halkının hayvanları (at, sığır, koyun, keçi v.s.),malı ve değerli eşyaları Ruslar ve işbirlikçileri olan Rumlar tarafından alınmıştır.

Çatak'tan Mehmet Ağa, köyden ve civar köylerden (Güdül,Kozköyü/Kuzköy…) oluşturduğu gönüllü silah arkadaşları ile Ruslar'a ve yerli işbirlikçilerine karşı büyük bir mücadele başlatmış; Mehmet Ağa ve arkadaşları, Dandı Tepesi'ne çıkardıkları bir top ile Ruslar'ın karşı tarafa geçmelerini engellemişlerdir. O yıllarda büyük bir sel olmuş ve bu günkü Doğankent'i Şüttaşı Mahallesi'ne bağlayan köprü de yıkılmıştır. Fetreti fırsat bilen Fıcıoğlu ve arkadaşları köylerde yağmaya, adam öldürmeye varan zulümlerde bulunmuşlar. Halkın mallarını ve değerli eşyalarını gasp etmişler, direnen aileleri Rumlar'a ve Ruslar'a ihbar etmişlerdir. Mehmet Ağa, Fıcıoğlu'nu, Yukarı Sığırlık değirmeninde öldürerek, köy ve çevre halkını zulümden kurtarmıştır.

1918 Çanakkale Savaşı'nda köyümüzden şehitler vardır. Kesin sayı tespit edilememiştir.

Köyümüz Güdül, Kuzan ve Sığırlık köyleri ile sınırlı, 1500 nüfuslu, 350 haneden oluşmaktadır.

Çatak'ın yeryüzü şekilleri dik ve son derece engebeli bir araziye sahiptir. Köyün yerleşim alanları çok meyillidir. Yağış miktarı sahile göre daha fazla olup, sahilden 36 kilometre içerde bulunan köy merkezi dağlar ve tepeler ile çevrilidir. Kuzeyde Kızılalı (Kızılali) dağı, doğuda Kuzan tepesi ve güneyde Sığırlık tepesi köy sınırlarını belirler.

İlçeye merkezinden 4 km mesafede olup, 9 mahallesi (Gavrazlı Mahallesi, Hacıkaralı Mahallesi, Ustalı Mahallesi, İmamlı Mahallesi, Melikli Mahallesi, Yazlık Mahallesi, Çakırlı Mahallesi, Silveli Mahallesi, Yamaklı Mahallesi ), 4 bakkalı, 4 kahvehanesi, 4 camii (Ustalı Camii, İmamlı Camii, Gavraz Camii ve Yazlık Camii) üç su değirmeni ve bir ilköğretim okul vardır.

1967-1968 eğitim ve öğretim yılında köyümüze devlet okulu yapılmıştır. O zamana kadar çocuklar nahiye merkezine, Harşit'e, gitmektedirler. 1952 yılında, çevrede ilk defa köy okulu olarak, köyümüze "ilkokul" yapılması için devlet tarafından teşebbüste bulunulmuş fakat, o günkü ihtiyar heyetinin basiretsizliği nedeniyle yapılamamıştır. Okul, Şadı Köyü'ne yapılmıştır.

Köyü ilçeye bağlayan karayolu stabilizedir. İlçeye 1956 yılında kara yolu gelmesine rağmen köyümüze kara yolu yapımı ( araba yolu) 1974'te başlanmış; yolun etüdünden kaynaklanan uyuşmazlık ve arazi kavgaları sebebi ile ancak 1979 yılında gelebilmiştir. Son zamanlarda köy yolunun bazı kısımlarında betonlama çalışmaları yapılmış, 2004 yılında ise menfez çalışmalarına başlanmıştır. Köyümüzün bütün mahallelerine araba yolu varmıştır.

Köyde fındık en önemli tarım ürünü olup, bunun yanı sıra bazı ailelerce sadece ihtiyaç olarak mısır, fasulye, patates ve çay yetiştirilmekte. Son yıllarda alternatif ürün yetiştiriciliği de yaygınlaşmaktadır.
Ayrıca köyde büyük ve küçükbaş hayvan yetiştiriciciğinin yanında, tatlı su balıkçılığı da yapılmakta. Fazla ticari olmasa da kümes hayvanları yetiştirilmekte ve arıcılık yapılmakta.

Köy halkının müteşebbis ruhu son yıllarda canlanmış olup, Mustafa Pusti ve Karahan Kardeşlerin öncülüğünde kurulan "Pustaş" ve "Kartaş" gibi şirketler sayesinde, ekonomik krizler döneminde, köyde işsizlik fazla hissedilmemiştir. İnsanların alım gücü artmış, köyümüz şirketleri sayesinde ilçe ve çevre köylere ekonomik katkılar sağlanmıştır. 1970'li yılların sonlarına doğru, gençlerin okumayanları, "gurbet hayatına" atılmışlardır. Köyümüzde hemen hemen gurbete gitmeyen kalmamıştır.

1967 yılında ilçe merkezinde hidroelektrik santrali kurulmuş olmasına rağmen, köyümüze elektrik ancak 1985 yılında gelebilmiştir.

Bölgemizde olduğu gibi köyümüzde turizm gelişmemiş olup, köy ekonomisine bir katkısı yoktur. Daha çok iç turizm hâkimdir. Ancak, ilçeden ve köylerinden diğer illere; başta İstanbul olmak üzere batıdaki şehirlere iç göç vardır. Bölgede olduğu gibi yörede de halkın büyük bir kısmı fındıkçılık yapmaktadır. Fındık sezonunda ve yayla mevsiminde gurbette olan insanların iç turizme katkısı büyüktür. Son yıllarda turizmi geliştirmek için yayla şenlikleri düzenlenmektedir. Bunun içinde tanıtıma bir hayli ihtiyaç vardır.

Köyümüzde yaylacılık yaygın olup, hayvanlarını otlatmak için köy halkı yaylaya çıkmaktadır. Güvende yaylalarının ilçe sınırları içinde ve Kazıkbeli yaylasına da, rahatlıkla köyümüzün yaylalarından gidilmesi dolaysıyla, yayla şenliklerinin yapıldığı aylarda köyde sosyal ve kültürel açıdan bir canlılık yaşanmaktadır. Köy nüfusu yazın iki veya üç katı artmaktadır. Bu da köyde bir canlılık yaşanmasına neden olmaktadır. Köy halkının gittiği yaylalar Pinti, Zıvâslı/Avarca bir isim/, Çardagala, Çahmat ve Aralcak yaylalarıdır.

Pinti çok eski yaylarlardan biridir. Akkoyunlu hükümdarının beylerin bu yaylada yaşadığı biliniyor. Bazı yerleşim yerlerinin ve mevkilerin adlarından bunları anlıyoruz. Şah Cuneyt, Abadan, Polat (Hazar Türkleri'ne ait isim.) gibi… Şunu da hemen hatırlatalım; "Yer isimlerinin tarih araştırmalarında kaynak olarak kullanılması yaygın olan bir durumdur."

1900 yıllarının başına kadar Pinti yaylası bir köydür. Osmanlı döneminde bir askeri birliğin bugünkü yaylada bulunduğu bilinmektedir. Kısa zamana kadar bina kalıntıları mevcut iken, binasının kalıntısı üzerine 1985 yılında Gavraz Camii yapılmıştır.

Tarihte, Pinti Obası birçok savaşlara sahne olmuştur. Gücüler ile Türkler ve Osmanlılar ile Ruslar bu civarlarda savaşmışlardır. Yöre Karadeniz'e çıkış yolu üzerindedir. Bu arada Kabak Tepe'deki şehitliğimizi de anmadan geçmek olmaz.

Yaylalara "Otçu Göçü" şenlikleri düzenlenmektedir. Yazın havaların alçak kesimlerde çok sıcak ve rutubetin fazla olması, ayrıca; yörede mısır tarımı yapılması nedeni ile ot kazmaya kalan insanların topluca yaylalara göç etmesine "Otçu Göçü" denilmiştir. Özellikle yaylalara araba yollarının vurulması münasebetiyle, son zamanlarda (son yirmi yılda) yaylaların betonlaşması-betonarme evlerin yapılması-gelecek açısından iyi bir sonuç değildir. Yine son yıllarda yaylalarda büyük bir çevre kirliliği ve su kirliliği görülmektedir. Yerel yönetimlerin, muhtarlıkların ve halkın duyarlı olmaları gerekiyor.

Köyümüzde elma, armut, kiraz, erik, incir, çay, ceviz, ıhlamur, taflan(karayemiş) gibi ürün veren ağaçlarının yanında; gürgen, ladin, köknar, meşe, kızılağaç/yaykın, şimşir, ardıç türü ağaçlar da yetişmektedir. Böğürtlen ve çal çileğimiz de meşhurdur.

Köy merkezinde eskiden evler çift katlı, taş duvarlı ve çok odalı konak tipi evler var iken, köyün dışına doğru çıkıldıkça tek katlı, kâgir, bir ve iki odalı evler vardı. Taş ustalığı evlerden kalan olmamıştır. Evler çatılı idi. Çatılar, bölge şartlarına göre, hardama (gürgen ağacından yapılan örtü), ve yontma tahtalardan idi. Köyün en eski yerleşim mahalleleri Melikli Mahallesi, İmamlı Mahallesi, Keçeciler Mahallesi ve Ustalı Mahallesi'dir. Melikli Mahallesi'nde bir büyük Kervansaray'ın olduğu söylenmekte ise de, bu güne kadar bir kalıntısı kalmamıştır. Çünkü, binalar daha çok ahşaptan inşa edildiği için günümüze bu kalıntılardan ulaşan olmamıştır. Ayrıca bölgemizin yağışlı olması, sık bitki örtüsü ile kaplı ve dağlık olması bu tür kalıntıların yüzey araştırmaları ile tespit edilmesini de imkânsız kılmaktadır. İmamlı Mahallesi'ndeki Camii en eski camiidir. Camii ve etrafındaki mezarlığa ait araziler, Osmanlı zamanında, vakıf arazileridir. Yaklaşık olarak,1800'lü yılların sonlarında meydana gelen bir heyelan sonucu camiinin alt kısmındaki arazinin büyük bir kısmı dereye kaymıştır. Bu şekilde, köye ait eski mezarlık yok olmuştur. 1933 yılındaki selde de, orta mahalledeki su değirmeni yıkılmış ve üzerini kum ve toprak kapatmıştır. Çay deresi mevkiindeki evleri sel almıştır.

Köse Musa'da bir cıva madeni ocağı vardır. Köyde yaşayanlarca eski dönemlerde ocak işletilmiştir. Rus yolu yapımı zamanında kısa bir ara işlenmeye alınmışsa da verimsizliği ve ulaşımdaki zorluklar nedeniyle kapatılmıştır.

Köyümüzde bu güne kadar bilinen şu şahsiyetler muhtarlık yapılmıştır:

Mehmet TOPAR (1926-1934),
Ali TOPAR (1934-1938),
Mustafa DİL ( I. Dönem:1938-1942;1946-1950 II. Dönem),
Hasan KABADAYI (1942-1944),
Hasbal BAYRAM ( I. Dönem:1944-1946;1954-1960 II. dönem),
Emin KAHVECİ (1950-1954),
Ali BAYRAM (1960-1963),
Salim YAMAK (Yamakoğlu Mehmet) (1963-1984),
Mustafa TOPAR (I. Dönem:1984-1989; 1999-2004 II. Dönem),
Recep BEKTAŞ (1989-1999)
Turan KARAHAN (2004- ? ) .

Köyde yaşayan ve bilinen bazı sülale isimleri şunlardır: Hacıkaralılar (Karahanlar), Melikliler, İmamlılar, Çakırlılar, Tıngalılılar, Kamacılılar, Yamaklılar, Fıtlılar, Dilallılar, Paşağiller, Göçoğlugiller, Goruculular, Kâhyalılılar, Kahvecililer, Sümeliler, Ömeroğlugiller, Melekliler, Çobanoğlugiller, Gavrazlılar, Tüfekçiler, Silvelililer.

Köyümüz Kültürel değerler, alışkanlıklar, gelenekler ve adetler yönünden diğer köylere benzerlik gös-termekte olup dinî, millî bayramlarda ve düğün, nişan, ölüm gibi özel günlerde dayanışma ve birlik içinde hareket edilmekte, düğünlerde kemençe eşliğinde horon oynanmaktadır.

Köyümüzde "Devret Deresi Efsanesi", "Elen/Bekle Hasan, Ben De Geliyorum Efsanesi" hâla tazeliğini korumaktadır. Eski geleneklere göre yaylacılık ve yayla şenlikleri, eskisine nazaran az da olsa, son yıllarda ekonomik imkânların artması ile biraz canlılık kazanmıştır.

Sonbahar'da mısır soyma işi imece ile yapılır. Geceleri mısır soyma işi bittikten sonra "siv siv" oyunu oynanır. Bahisler tutulur.

Halk arasında, Devret Deresi'nden geçerken cinlerin oralarda mekân tuttuğuna, Ruslar ile işbirliği yapanların mezarlarından hortladığına inanılmaktadır. Hacca giden hacıların Mekke toprağı getirerek, hortlak ve cinlerin görüldüğü yerlere serpmeleri sonucu bu varlıkların bir daha görülmediğine inanılmaktadır.

Şunu da belirtmeden geçmek, yanlış bir anlamaya sebep olmaması açısından önemlidir. Oysa, az önce bahsi geçen böyle bir inanç, İslâm'a uymamaktadır. Burası da bu inancın kritik edileceği bir yer değildir. Bizimki var olanı tespit ederek, bunun bir efsane (halk inancı) olduğunu, ortaya koymaktır.

Galdirik, pezik, fasulye ve ezelteri turşuları ve kavurmaları, ısırgan yemeği; karalâhana çorbası, unnaması, diblesi (pirinçli),sarması, döşemesi; patates haşlaması, su böreği, un helvası… beli başlı yemeklerdir.

İğne oyası, örme, marangozluk, ağaç oymacılığı (tezcilik diğer adıyla göbütçülük), el kilimi ve halıcılığı (Köy deyimi ile dastarcılık), hartama (çatı ve köm/ahır çatısı/ örtmede), kaşıkçılık (şimşirden), körükçülük(balta, dirgen, kazma, nacak, bıçak vs. yapımı için) ve tabanca süslemeleri önemli el sanatları arasındadır.

Not: Bu sayfada gelecekte, köyde anlatılan hikâyeler, gelenekler, görenekler ve büyüklerimizin hatıratlarını da bulabilirsiniz.

Yazan: Ahmet KARAHAN
e-mail: atesnimi@hotmail.com

Kaynaklar:
1. San, S.ÖZCAN, Rusların Gümüşhane İlini İşgali, M.E. B Yayınları,1991.
2. Geçmişte Ve Günümüzde Gümüşhane, Gümüşhane Valiliği, Ünal Ofset,1990.
3. Faruk SÜMER, Tirebolu Tarihi, Tirebolu Kültür ve Yardımlaşma Derneği, İstanbul 1992,
4. Osman TURAN Selçuklular Zamanında Türkiye, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1993.
5. Osman TURAN, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Nakışlar Yayınevi, İstanbul 1980.
6. Fahrettin KIRZIOĞLU, Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi, A.Ü. Y. İstanbul 1976.
7. Şükrü KARAHAN, "Rus ve Açlık Yılları" Adlı Hatırat (Yayınlanmamıştır.),1979.
8. Mehmet BİLGİN, "Doğu Karadeniz'in Etnik Tarihi Üzerine" adlı makale, 2003
Logged
Sayfa: [1] 2 3 ... 10
Balkanlar.Net  |  Balkan Dünyası  |  Pomaklar , Goralılar , Torbeşler  |  Konu: **pomak** « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer:  



    MKPortal C1.2.1 ©2003-2008 mkportal.it
    Bu safya 0.04323 saniyede 22 sorguyla oluşturuldu

    Emlak ilanları, araba ilanı ver Blog