Ana Sayfa Ana Sayfa  Forum Forum  Balkanlar TV Balkanlar TV  Tarihte Bugün Tarihte Bugün  Haberler Haberler  Makaleler Makaleler
Son mesaj - Gönderen: Taran Kedi - Cuma, 06 Nisan 2012 15:50
Balkan Türklerinin Buluşma Noktasına Hoş Geldiniz.
Balkanlar.Net
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Kasım 24, 2017, 21:35:14
151.700 Mesaj 8.683 Konu Gönderen: 8.295 Üye
Son üye: figenbakay
Balkanlar.Net  |  Balkan Dünyası  |  Tarih  |  Konu: **KUMAN-KIPÇAK lar** 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 2 3 [4] 5
Gönderen Konu: **KUMAN-KIPÇAK lar**  (Okunma Sayısı 35417 defa)
*PAŞALI*
Onursal Üye
*****

Popülarite: 223
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2.002



« Yanıtla #30 : Mart 30, 2008, 13:39:03 »

 Deşti Kıpçak: Kıpçak Bozkırı

Osmanlı gelinceye kadar dillerini koruyabilen Kıpçak/Kumanlar onların gelişiyle “şerefi İslam ile müşerref oldular” (bu bir tarihi deyimdir, ben icat etmedim).

Evlâdı fatihan ve Konyarlar’la karıştılar, Rumeli Türklüğünün baskı unsurunu teşkil ettiler. Şimdi “Darbukatör Baryam Türkçesi” zannedilen yayvan Rumeli Türkçesi onların hatırasıdır, biraz daha mübalağalı şeklidir o kadar! Zira Balkan çingeneleri Türkçeyi Kıpçaklardan öğrenmiştir.



Bugün Bulgaristan çingenlerinin ana dili Türkçedir. Irkçı Ataka partisi çingene köylerini dağıtacağız diye boşuna mı bağırıyor? Zavallı küçük! Balkan kelimesi bile Türkçe ve senin son kralın Sitefan Şişman da Kıpçaktı. Sen önce çanak antenleri kaldır.

Hem kaç bin köylünün burada kaçak işçi olduğunu biliyor musun? İyisi mi sen Türkçeni ilerletmeye bak, biz Lozan’da alacaklarımızı tahsil edemediğimizin farkındayız, geri de gelebiliriz yani… ve siz, tarih bildiğini zanneden sözde pırofesörler, Balkan Türklüğü sizin dedikodu kitaplarınızda yalan yanlış yazdığınız gibi ne devşirmedir ne de dönme. O kesimler zaten bellidir.

Selçuklularla geçinemeyen Kıpçakların bir kısmı Moğolların gelişinden önce Gürcü Kralı David’in ordusuna katıldılar. Atrak bey Davide kızını verdi. Gürcülerle birlikte Kafkasya’da yayılan Türkmenlere saldırdılar, 400 yıldır Müslümanların elinde olan Tiflis düştü. Kafkasya’da yerleşip Hıristiyan olan Kıpçaklar ise zamanla gürcüleştiler. Sanat tarih araştırmaları derinleştikçe Artvin Bayburt arasında Kıpçak kiliseleri ortaya çıkarılmaya başladı.

Bu giregoryen Kıpçaklar üzerinde çok çalışmış olan merhum Pırof. Kırzıoğlu’nun kitabını TTK yayınlamıştır. Kıpçakların Ruslar ile ittifakı üzerine Alaattin Keykubat Kastamonu Uçbeyi Hüsamettin Çoban’ı bir donanmayla Kırım’a gönderdi. Rus Kıpçak ordusu mağlup edildi. Kıpçakların İslam öncesi Oğuzlar ile hiç arası olmamıştı. İslam sonrası Rumeli Türkleri ile Anadolu Türklerinin birbirlerini kalıplaşmış belli ifadelerle küçümsemeleri bunun günümüzdeki uzantısı olmalı.

Kıpçak Balballarından Dikilen Anıt: Pirens Igor Anıtı
Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden Etnolog Dr. Erdoğan Altınkaynak Karadeniz Araştırmaları Dergisi’nin üçüncü sayısında 19. yy’da Volga ile Tuna arasındaki bozkırlarda 2000 mezar tespit edildiğini, bunlardan ancak 1400’ünün tahripten kurtulduğunu yazıyor. 1995’te Ukrayna’da Pirens Igor adına dikilen anıtın bu balballarla yapıldığını, proje sorumlusu Çumak’ın da üstelik heykeltıraş olduğunu tespit etmiş.

(1970’de Lugansk Pedagoji Üniv. balbalların bir kısmı ziyarete açılmıştır). Bu Çumak her kimse gelse de bizim ufuksuz belediye başkanlarımız ve yol mühendislerimizle birlikte çalışsa. Balbalların bizdeki formu şahideleri birlikte ne güzel şok ederlerdi. Eloğlu Türk mezar taşının ne demeye geldiğinin farkında. Duyduğumuza göre Tarihi Türk Kitabelerini Derleme Heyeti’nin 1940–1945 arasında mezar taşlarıyla ilgili çalışmaları kasalarda duruyormuş. Unutulmuş olmalı. Türk Tarih Kurumu’na buradan hatırlatmak isteriz.

Deşti Kıpçaktan yalnız balballar kalmadı. Kitaplar da kaldı. Bunların en meşhuru Kodeks Kumanikus’tur. Asli Venedik’te San Marko Kütüphanesi’nde olan bu kitabı İtalyan tüccarlarla Alman keşişlerin yazıya geçirdiği biliniyor. Kuman Türkçesi ile söylenmiş hıristiyan ilahileri. Edebi değeri olan bir Türkçe hazinesi. Cennetin Kapısına Selam duasından bir dörtlük: Ave uçmakning kabagı/triliknig agacı/yemişning bizge teyirding/Yesus’nı kaçan tuurdung?... Günümüzün Türkçesiyle: Selam sana cennetin kapısı/diriliş ağacı/yemişini bize ulaştırdın/İsa’yı ne zaman ki doğurdun.

Buradaki “uçmak” Doğu Anadolu, “haçan” Karadeniz ve “yemiş” Ege ağızlarında halen kullanılmaktadır. Bunun gibi başka dualar da vardır, merak edenler Ahmet Gökbel’in kitabında gerisini bulabilir. Anlayacağınız bizim akrabaları fena uyutmuşlar. Araştırmalar başka kitapları da gün ışığına çıkarıyor. Algış Bitik gibi İncil, Töre Bitik gibi hukuk kitaplarının varlığını öğrenmiş bulunuyoruz. Bu Töre Bitik 2005 yılı Türkiyat Kongresi’nde Gazi Üniversitesi’nde Prof. Dr. Reşat Genç tarafından tebliğ edildi. İlk basımı Polonya’da Lvov şehrinde 17. yy’da Ermeni harfleriyle yapılmış.

Bunlar kanunsuz adamlardır diyenlere kızan Kıpçaklar bir hukuk kitabı yazmışlar. Bakalım neler demişler:
Burungisı (birincisi). Pampasal (dedikodu) ede yerler bizi töreleri yoktur deyi,
Ekinci ki: Ne öcün emdi yazdık ve kimi sebebiyle yazdık/
Üçüncü: Törelerin gücü hakkında yazdık diyelim, kimler töreciler bolmak gerek, ya kimge töre bolmak, ya töreni kimge ısmarlamak gerek/? Metin böylece devam edip gitmektedir. Bu kitap ermeni harfleriyle basıldığı için ermeniler şimdi bu kitap bizim diyorlarmış. Oysa kendi müverrihleri Kırım’da yaşayan ermenilerin dillerini bırakarak Kıpçak Türkçesi konuştuklarına kızmaktaydı.

Töre Bitik’in yeni baskısının Kazakistan’da yapıldığını ve Gargavetes isimli bir Ukraynalı araştırıcının bu ülkede Deşti Kıpçak Enstitüsünü kurduğunu okuyuculara hatırlatalım.
Kıpçaklar için Kaybolan Millet: Kıpçaklar diye kitaplar yazıldı. Kaybolanlar Hıristiyan Kıpçaklar, Müslümanlara hiçbir şey olmadı. Kazakistan ve Özbekistan’da aynı adla yaşayan topluluklar olduğu gibi bu taraflarda kalanlar da var. Ve şimdi göçmen kimliğiyle tanınmakta. Hatta Elazığ ve Siirt’te bile Kıpçak olduğunu duymuştuk.
Bunlar tarih bilinci ile ilgili konular. Bizim için tarih yapan ama tarih bilmeyen millet diyenler haklı galiba. Geçenlerde Atatürkçü Düşünce Derneği’nin başkanlığına niyetlenen bir pırofesörün konuşmasına tanık oldum.

Türkiye’nin tarihinin 1923’te başladığını iddia etmekteydi. Atatürk’ü hiç anlamamış bu Atatürkçülere göre coğrafyamız da Edirne’den başlar Kars’ta biter. Muhteremler, son Kuman, Lozan’da alacaklarımızın tahsil edilemediğinin çok iyi farkındaydı. 1925 mübadele antlaşmasıyla Trakya’daki Bulgar köylerini Bulgaristan’a def etmişti. Dahası sınır ötesi harekât yaptırıyordu. Haberiniz var mı sizin?.. O, tarihe ve arkeolojiye meraklıydı. 4000 yıl öncesini kazdırmıştı. Baltık Karayları’nın Türkçesini inceletmişti. Sizlerde hiç öyle bir merak göremiyoruz. Hem Deşti Kıpçak nedir hiç duydunuz mu? Tarih diye “beyaz” serileri okumaya devam ederseniz tabii ki duymazsınız.


Nazan Sezgin


http://www.ufukotesi.com/yazigoster.asp?yazi_no=20060980

Logged

Ne Mutlu Türküm /Pomak Olduğumu Bilmeseydim Türk olduğumu da Bilmeyecektim !
--------------------------------------------------------
SEN Kİ GURURUMUZ OLDUN , BAŞIMIZI TUTTUN DİMDİK ;

BİZ DE SENİ SONSUZA DEK , YAŞATMAYA AND İÇTİK !
*PAŞALI*
Onursal Üye
*****

Popülarite: 223
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2.002



« Yanıtla #31 : Nisan 11, 2008, 13:08:02 »

 TÜRK KÜLTÜR VE UYGARLIĞI ÜZERİNE DEĞERLENDİRME


Türk tarihi alan olarak yalnızca Türkiye denen coğrafya parçası ile sınırlı bulunmamaktadır. Bunun sonucu olarak da Türk Kültürü ile Türkiye Kültürü arasında boyut ve süreç yönlerinden küçümsenmeyecek bir ayrılık vardır.

Türk Kültürü dendiğinde, Türk kavminin tarih sahnesine çıkışından başlayarak günümüze dek süregelen ve Türklerin yerleştikleri, yaşadıkları, bugün de yaşamakta oldukları yerlerde yarattıkları, bugün de etkinliğini sürdüren kültür anlaşılmaktadır. Ana kaynağının Orta Asya olduğu bilinmektedir.

Türklerin İslam öncesi dönemde geliştirdikleri bu özgün kültürün Çin ve Hindistan gibi komşu ülkelerin kültürlerinden de etkilendiğini kabul etmek gerekir. İslamiyet’in kabulünden sonra ise Müslüman Arap-İran kültürlerinin büyük etkisiyle yeni bir kültür bileşkesine ulaşıldığı da kuşkusuzdur.

Türkiye Kültürü ise, Türklerin yerleşmesinden ötürü Türkiye denilen bu topraklarda onlardan önce de varolan, onların gelişiyle büyük bir değişikliğe uğrayarak devam eden ve günümüze ulaşan kültür anlamına gelmektedir. TÜRK varlığı ve TÜRK kültürünün kaynakları nerelere uzanmaktadır?[1]

Türk tarihinde belli başlı dört kültür değişim evresi mevcuttur. Bunlar;

Türk'lerin İslam dinine geçmeleri  kültür değişmesinde bir evredir.

Türk'lerin Anadolu'ya yerleşmeleri, bu topraklarda daha önce yaşamış ya da o sıralarda bu uygarlıklarla kültür alışverişi ikinci evredir

Osmanlı İmparatorluğunun yayılışı, çeşitli dinlerde ve etnik ayrımlarda değişik halkları yönetmesi de, gene karşılıklı kültür alışverişi çerçevesi içinde diğer bir evredir.

Batılılaşma isteği ve bu yoldaki denemeleri ise geçirdiğimiz değişim evrelerinin son halkasıdır.

İlk üç evre sonuçta Osmanlı kültürünün kişiliği de bir İslam-Türk bireşimine ulaşmıştır. Anadolu ise bu bireşimin yurdudur.

Cevdet Paşaya göre; "Toplumlar ya da kültürler, canlılar gibi doğar, gelişir ve göçerler. Devlet örgütü, bu canlı varlığın hekimi ya da ilacı gibidir; kaderini değiştirmese bile ömrünü uzatmaya çalışır." Oysa doğup göçenler, toplum ya da kültürler değil, devlet kurumları/yönetim örgütleridir.

Her uygarlık, zirveye veya sona ulaştığında, kaygılanır, öz kaynaklarını araştırmaya başlar. Bu çaba Osmanlı'nın Tanzimat döneminde de görülmüştür. Türk Tarihi, yani ilk kimlik araştırmaları da böyle başlamıştır. Kendi köklerini arayan Osmanlı yüzyıllardır Osmanlı kimliğinde- veya gölgesinde- yaşayan göçebe Türk'ün varlığını da böyle keşfetmiştir.

Temel soruya dönersek; "Kim kimin kimliğinde idi?" Osmanlı mı Türk'tü, yoksa Türkler mi Osmanlı? Dünyanın Osmanlı'yı "TÜRK" olarak gördüğü ama Osmanlı'yı "Devlet-i Aliyye" (Yüce Devlet veya Devletlerin yücesi) olarak adlandıran Osmanlı Ulemasının, Türk ve Türkmenleri küçümsemedikleri, hizmet ettikleri Devlet-i Aliyye ile onun kullarını yani kendilerini "TÜRK" saymadıkları aşikar bir şekilde anlaşılmaktadır. 

J. Arnold Toynbee'nin vurguladığı gibi; "Osmanlı, tarihi gelişme ve değişmeyi durdurmaya, üzerinde yaşadığı toprakları, yönettiği toplumları değiştirmeye çalışmıştı."

Gerçek bir Hadis-i Şerif olup olmadığı bilinmeyen, “Adetlerinizi terk etmeyiniz. Yeni adetler edinmeyiniz.” sözü, Peygamberimize ait olmayabilir, ama; Osmanlı'nın dünya görüşü ve hayat felsefesine son derece uygun düşmektedir.

Birinci Dünya Savaşı sonunda (1920) imzalanan Sevr Antlaşması ile İmparatorluğa son verilerek, Küçük Asya'nın etnik bölge halkları, bağımsız olarak yeniden yaratılmak isteniyor, Türk'lere Orta Anadolu ile Kuzeyinde geleceğe hiç de güven vermeyen bir sığınma bölgesi bırakılıyordu. M. Kemal Paşanın öncülük ettiği AMASYA GENELGESİ (22 Haziran 1919) birçok tarihçi tarafından Milli Mücadele ve Türk Devriminin başlangıcı olarak görülür.

Uzun uğraşıdan sonra Cumhuriyet kurulmuştur ama Osmanlı'dan miras kalan yapısal-kurumsal çelişkiler Cumhuriyet döneminde sürmekte, su yüzüne çıkmaktadır. Buradaki temel güçlük, yeni Türk insanını yaratmak kararını veren devrimci önderin, yeni  TÜRK insanını yetiştirmek üzere çağdaş bir kültür yaratmaya girişmesi; bu ülküsünü, çağdaş Batı örneklerinden esinlenerek, din veya kan birliği üzerine değil de, dil-kültür birliği ile tarih bilinci üzerinde gerçekleştirmek istemesinden kaynaklanıyordu. "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültür olacaktır." ama "geleneksel İslam kültürü değil, çağdaş-laik Türk Kültürü olacaktır." şeklindeki söylevi ile ATATÜRK bu konuya açıklık getirmiştir.
Logged

Ne Mutlu Türküm /Pomak Olduğumu Bilmeseydim Türk olduğumu da Bilmeyecektim !
--------------------------------------------------------
SEN Kİ GURURUMUZ OLDUN , BAŞIMIZI TUTTUN DİMDİK ;

BİZ DE SENİ SONSUZA DEK , YAŞATMAYA AND İÇTİK !
*PAŞALI*
Onursal Üye
*****

Popülarite: 223
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2.002



« Yanıtla #32 : Nisan 11, 2008, 13:11:08 »

 Enformasyon (Bilgi) çağının hüküm sürdüğü dünyamızda, tek sesli bir kültür birliğinin, en ilkel toplumlarda bile sağlanamadığı yadsınamazken, TÜRKİYE gibi bir kültürler mozaiğinde bu birliğin sağlanabileceği düşünülmemelidir. Birlik mi? çokluk mu? sorularının tarihi yanıtı, yüzyıllar önceden verilmiştir. Bu da, "çokluk içinde birlik, birlik içinde çokluk" tur.

CHARLES TAYLOR ve çağdaş bir ekibin son günlerde ortaya koyup, irdelediği multıculturalısm (çok kültürcülük); Bir toplumda farklı kültürlerin bir arada yaşamasını onaylayan bir tanınma politikasını yansıtmaktadır. 

Bu görüşe göre; demokratik görüş açısından bakıldığında bir insanın etnik kimliği, o kişinin birincil kimliği değildir. Çok kültürlü demokratik toplumlarda çeşitliliğe saygı duyulması önemli ise de etnik kimlik, eşit değerde olmanın ve dolayısıyla eşit haklara sahip bulunma düşüncesinin dayandığı temel değildir.

Liberal demokratik görüş açısından bakıldığında, bir insanın eşit tanınmayı talep etme hakkı vardır. Bunu talep ederken öncelikle ve birincil olarak insan kimliğine ve insan olmasının verdiği güce dayanacaktır. Etnik kimliği kesinlikle birincil dayanak değildir.

Kimliğimizin/Kültürümüzün kökenleri sorununa yaklaşımda bugüne değin süregelmekte olan yöntem: "önce kültürümüzün kökenlerini araştırmaya yönelmeli, sonra ulusal bileşime gidilmeli" biçiminde ortaya konulmuştur. Yöntem doğrudur ancak büyük bir yanılgıya da düşülmektedir.

Kültür kaynakları saptandıktan sonra, bu kaynaklardan yararlanarak bir bileşime gidilecek yerde, kökendeki kültür, bir bileşim sayılmaktadır. Oysa geçmiş bir kültürden bir bileşime gitmek başka, geçmiş bir kültürü bir bileşim sayarak çağımızda da geçerli kılmak başkadır. 1932'de toplanan Türk Tarih Kongresi bu yanılgının ilk örneğini vermiştir. (Kültürümüzün kökenlerini Orta Asya Türk Halkı’nın geliştirdikleri kültürlere bağlamaktaydı).

Ulusal bir Kimlik/Kültür bileşimine varmak için tutulacak yol; dünden bugüne gelmek değil, tam tersine bugünden düne gitmektir. Dünden bugüne gelmek; ister istemez, geçmiş bir kültürü bugünde geçerli kılmak eğilimini de birlikte getirir.

Atatürk’ün düşünce ve yorumlarındaki kültür=uygarlık özdeşliği, Antropolojinin kurucusu Tylor’ın (1871), kültür ya da uygarlık tanımını hatırlatır. Atatürk kültür kavramındaki bütüncülüğü ile son derece çağdaş bir çizgiyi, adeta bugün sözü edilen fakat kendisi görülmeyen küreselleşmeyi haber veriyordu.

Ancak, aynı Atatürk, Türk ulusuna bıraktığı “çağdaş uygarlık düzeyine” (muasır medeniyet seviyesi) ulaşma ülküsüyle, yaygın bir kültür- uygarlık ayrımını dile getirmiş oluyordu. Şöyle ki, Türk ulusunun harsıyla medeniyeti  belki aynı varlık kavramlarıdır ama Türk ulusunun medeniyeti, Batı ülkelerinin medeniyetinden çok geride kalmıştır, varlığı koruyup yaşatabilmek için o düzeyde çıkmak o çizgiyi yakalamak zorunludur.

Bu görüşte, medeniyet tek ve evrensel, kültür ise milli ve yereldir. Ulusun geleceği, güvencesi ve mutluluğu için yerellikten kurtulup evrensele katılmak, yani geçmişi değil bu günü yaşamak, geçmişe değil geleceğe yönelmek gerekir. Bugünün kültür adamları, Afrika kültürlerinden derledikleri şu görüşü benimserler: “Kültür, geçmişten geleceğe bir sürekliliktir.” 

Devrimci Atatürk, insanı yaratan kültürü değiştirip yenileyebilmek için, geçmişle olan bağlarımızı bir yandan koparmaya çalışırken, evrensel uygarlığı besleyen tarihi pınarları onarıp açmaya çalışıyordu. Bugünü anlamak geleceğe yönelebilmek için geçmişi bilmek gerekli ve zorunluydu.

Ama hangi kültür? Kültür sorunu burada düğümleniyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültür olacaktı ama Osmanlı’dan miras bulduğumuz yozlaşmış ve medeni dünyanın yarı- sömürgesi durumuna düşmüş, geleneksel kültür değil, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin yaratacağı ve sahip çıkacağı çağdaş kültür yani çağdaş uygarlık. İşte tam bu anlamda, Atatürk bir adım daha ileri atarak, kültürlerin çeşitliliğini ve farklılığını yadsımadan, bütün medeniyetlerin tekliğini savunmuştur. Bütün toplumlar ve kültürler, o tek  uygarlıktan bir şeyler alırlar ve ona katkıda bulunurlar. Başka bir deyişle, kültürsüz (eğitimsiz) bir toplum olmadığı gibi, uygarlık da hiçbir toplum veya kültürün tekelinde değildir.[2] 

Batılıların şüpheci ve isteksiz yaklaşımına karşın, Türk halkı da Batı'ya karşı önyargılarla doluydu. Özellikle Balkan, Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşlarından sonra kendisini Hıristiyan Avrupa'nın bir parçası olarak hissetmiyordu. Aksine, Avrupa'nın kendisini bölmek ve tarihten silmek misyonuyla hareket ettiği düşüncesine inanıyordu. Üstelik bu şüphecilik Batılılaşmayı tek çıkar yol olarak gören elitçe bile mevcuttu. Bu şüpheciliği anlamak kolaydır:

Birinci Dünya Savaşı biterken İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon'un sözlerinden de anlaşılacağı üzere müttefiklerin amacı Türkleri cezalandırmanın ötesinde tamamıyla Avrupa'dan, ardından da tüm tarihten silmekti. Curzon'a göre Türkler dünya üzerindeki en büyük kötülük ve zulüm kaynağıydı ve bu çıbanı kökünden kurutmak için Avrupa yüzyıllar sonra böylesine büyük bir şans yakalamıştı ve bunu kullanmalıydı.

Sonuçta Türkiye parçalanmış, bölüşülmüş, hiç bir yenik devletin karşılaşmadığı muamelelerle yüz yüze kalmıştı. Doğal olarak bu durum iki taraf arasındaki güvensizlik ortamını arttırdı ve Türk halkını Avrupa'nın bir gün Sevr'i yeniden canlandıracağı, Türkleri tarihten silmek isteyeceği fikri ile saplantılı hale getirdi. 
Logged

Ne Mutlu Türküm /Pomak Olduğumu Bilmeseydim Türk olduğumu da Bilmeyecektim !
--------------------------------------------------------
SEN Kİ GURURUMUZ OLDUN , BAŞIMIZI TUTTUN DİMDİK ;

BİZ DE SENİ SONSUZA DEK , YAŞATMAYA AND İÇTİK !
*PAŞALI*
Onursal Üye
*****

Popülarite: 223
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2.002



« Yanıtla #33 : Nisan 11, 2008, 13:12:21 »

 Özetleyecek olursak, Kemalist Batılaşma programı her şeyiyle Avrupalı olmayı hedefliyordu. Ancak bu hedef bir ölçüye kadar 'Avrupa'ya ve 'Türk halkının Avrupa karşıtı duygularına rağmen gerçekleştirilecekti. Her ne kadar Türkiye Avrupa'da fiziki ve siyasi olarak yer alsa da, ne Avrupalı Türkleri arasında görmek istiyordu, ne de sıradan Türkler kendilerini Avrupa'nın doğal bir üyesi sayıyordu. Türkiye, Avrupa'nın yüzyıllar boyunca gerçekleştirdiklerini bir kaç on yıla sığdırma çabasındaydı, nihai hedef ise, yeni bir uygarlık basamağına geçişti. 

[3]Türkiye-Avrupa ilişkileri, Soğuk Savaşa kadar iletişimsizlik ve yanlış bilgilenmeler sonucu oluşmuş bulunan 'Türk imajı'nın büyük ölçüde etkisi altında kalmıştır. Diğer bir deyişle iki taraf arasındaki ilişkilerde kültür/ uygarlık/din farkı önemli bir engelleyici faktör olmuştur. Türkiye'nin geçirmiş olduğu büyük değişime karşın Avrupa'nın Türklere yaklaşımında 20. Yüzyılda da çok ciddi bir değişiklik olduğunu söylemek zordur.

Ancak Soğuk Savaş şartları daha önceki gelişmeleri bir süreliğine de olsa durdurdu, ya da dondurdu. Türkiye Soğuk Savaşın 'buzları' çözülürken eski hastalıklar Bosna'da, Kosova'da Çeçenistan'da yeniden baş gösterirken umulur ki Avrupa yeniden Ortaçağın karanlık algılamalarına geri dönmez ve kendi kimliğini bir başka insan grubuna karşı düşmanlığa dayandırmaz. Ve umulur ki Türkiye aradan geçen bunca zaman boyunca hedeflediği uygarlık düzeyine ulaşmak için gerekli yolu kat etmiştir ve Avrupalı olmak için diğer Avrupalıların kabulüne ihtiyaç duymaz. 

[4]Türkiye kültürel bakımdan, dünyada benzeri pek kolay bulunamayacak bazı özelliklere sahiptir. Bu benzersiz özellikler, Türkiye'nin geçirdiği hızlı güdümlü değişme süreçlerinin sonunda ortaya çıkmıştır.

Türkiye'nin bugünkü kültürel birikimi iki farklı kaynaktan gelir:

Birinci olarak, Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir mirasçısı, hem de onu yönetmiş olan bir mirasçısıdır. Bu özelliğiyle, İslam Dünyası'nın da bir üyesidir. Kültürel dokusunun temelinde yüzyıllardan beri süzülüp gelen gelenek ve görenek biçimindeki  İslami değerler vardır.

İkinci olarak, Türkiye, Atatürk Devrimleri ile bir çağdaşlaşma atılımı yaşamış ve bu süreç içinde, batılı değerler başta olmak üzere, çağdaş dünyanın kültürel değerlerini, Osmanlı Mirası üzerine aşılamış bir ülkedir.

Türkiye'nin bu iki özelliği bir arada ona, bugünkü dünyada başka bir eşi olmayan "Laik ve Demokratik, Sosyal Hukuk Devleti" modelini Anayasasında kabul etmiş bir İslam toplumu özelliği kazandırmıştır.

Dolayısıyla, Türkiye, bir yandan tarihten gelen özellikleriyle bir İslam toplumunun kültürel niteliklerini, öte yandan Atatürk Devrimleri ile, bunların üzerine aşılanmış çağdaş kültürel öğeleri taşıyan bir toplumdur.

[5]Bugünkü çağdaş uygarlık düzeyini oluşturan ülkeler, tarım toplumlarının kendi içlerindeki evrimleşme ile endüstri toplumuna geçmiş ve bu evrimi bugüne dek sürdürerek, bugün "bilgi toplumu", "bilişim toplumu", "uzay toplumu" gibi sıfatlarla anılan yeni bir aşamaya ulaşmışlardır.

Bu evrimleşme süreci sırasına düşünce alanındaki aydınlanma devrimi ile ekonomik alandaki endüstrileşme devrimi birbirine koşut ve birbirini destekleyen bir etkileşim içine ortaya çıkmışlardır.

İnsanoğlunun çevreyi algılayış metodu, dinsel dogmatizmden, bilimsel pozitivizme dönüşürken, aynı zamanda, tarım teknolojisinden endüstri teknolojisine, kırsal kültürden, kentsel kültüre, toplumsal ağırlıklı kimlikten, bireysel vurgulu kimliğe, geleneğin egemenliğinden hukukun üstünlüğüne ve nihayet otoriter ve totaliter siyasal rejimlerden demokrasilere geçilmiştir.

Bir paragrafta çok kısaca özetlenen bu bütünsel değişme, aslında insanlık tarihinin en uzun ve en kanlı dönüşüm sürecini simgeler. Haçlı seferleri ile başlayan ve Sovyetler Birliği'nin dağılması ile doruk noktasına erişen, endüstrileşme-demokratikleşme sürecinin kanlı ve uzun bir insanlık öyküsüdür bu.

İşte bu uzun ve kanlı oluşum içinde Osmanlı İmparatorluğu, iç ve dış öğelerin etkileriyle endüstrileşme sürecini ve onunla koşut olarak gelişen aydınlanma, kentleşme, bireyselleşme, hukuksallaşma ve demokratikleşme süreçlerini kaçırmıştır.

Bu geri kalma, ya da kaçırma olgusu sonunda, İmparatorluk, bu süreçlerde ilerleyen ve güçlenen ülkelerin denetimine girmiş ve böylece her türlü gelişme olanağını tümüyle yitirmiştir.

Logged

Ne Mutlu Türküm /Pomak Olduğumu Bilmeseydim Türk olduğumu da Bilmeyecektim !
--------------------------------------------------------
SEN Kİ GURURUMUZ OLDUN , BAŞIMIZI TUTTUN DİMDİK ;

BİZ DE SENİ SONSUZA DEK , YAŞATMAYA AND İÇTİK !
*PAŞALI*
Onursal Üye
*****

Popülarite: 223
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2.002



« Yanıtla #34 : Nisan 11, 2008, 13:13:30 »

 İşte tam bu noktada Türkiye Cumhuriyeti'ni bugün bir üyesi olmak için çabaladığı çağdaş ülkeler ailesinin öteki üyelerinden ayıran noktaya geliyoruz: Türkiye Cumhuriyeti, doğal ve normal bir endüstrileşme süreci ile, bir din-tarım imparatorluğunun kendi iç evrimleşmesi ile değil, bu süreci kaçıran bir toplumun, kendisini denetleyen ileri ülkelere karşı verdiği bir Bağımsızlık Savaşı ile kurulmuştur.

Dolayısıyla, toplumun ve devletin temel nitelikleri, tarihsel süreç içinde doğal yoldan çağdaşlaşamadıkları için, Bağımsızlık Savaşı'nın kazanılması sonunda, "yukardan aşağı" düzenlenen ya da daha doğru bir deyişle "empoze edilen" bir biçimde çağdaşlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu anlamda, önümüzdeki kaçınılmaz hedef, "çağdaş uygarlığın yakalanması"dır.

Türkiye Cumhuriyeti, yirminci yüzyılın en büyük kültürel devrimini gerçekleştirmiş, siyasal ve toplumsal anlamda mucizevi bir başarının altına imza atmış bir toplumdur.

 SONUÇ

Küreselleşmenin sonucu olarak dünyamızın bu denli küçülüp ülke sınırlarının neredeyse ortadan kalkabileceği dikkate alındığında, önemli olanın, hiç bir kültürün diğer bir kültürü ezmemesidir. Uygarlıklar arasında hiyerarşi olabilirken, kültürler arasında hiç bir şekilde bir hiyerarşinin olamayacağı gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bunun yanı sıra, hiç bir kültürün de diğer bir kültürden yüksek ve üstün olduğu gibi bir yaklaşım, toplumu şovenist ve ırkçı kılabileceği gibi tehlikeler içermektedir.

Kültürün, insanın her yere birlikte götürmek zorunda olduğu, kendisinin görünmeyen gölgesi olduğu gerçeğinden hareketle, bugünün insanı ve bugünün toplumu çok kültürlü olmak zorundadır. Günümüzün erdem anlayışı ise, çok kültürlü topluma tahammül edebilme ve hoşgörü göstermeye dayanmaktadır. Bunun tersi bir algılama ve anlayış , diğer bir söylem ile, bir kültürün diğer kültürü ezmek, bunu yok etmek istemesi sadece kanlı savaşlara ve onulmaz yaralara zemin hazırlar. 

Türkiye’nin dramı, batı uygarlığı dışında kalmış bütün geri  ülkeler gibi, “Ölmesini, bir anlamda ruhunu teslim etmeyi bilmeyen kavramlar ile, yaşama geçmeyi- bir anlamda-kendine özgü bir ruh edinmeyi bilmeyen olgular arasındaki amansız çatışmaydı.”  Ölmesini bilmeyenler, Türkiye’yi Batı dünyasından en az bir iki yüzyıl geride bıraktıran kör inançlar, yobazlıklar ve olumlu bilgi düşmanlığıdır. Yaşamasını bilmeyenlerse, II.Mahmut’tan bu yana başlayan, ama en iyi niyetli aydınlarımızın bile yaşatamadıkları, yaşatmakta direnemedikleri Batı uygarlığını oluşturan bilim kafasıydı.

Kültürsüz insan, çevresinde, okulda öğrendiklerine, bellediklerine yeni bir şey katmayan, katmak gereğini duymayan kimselere denilebilir. Kültürlü insana gelince, her şeyi bilen değil, her şeyi anlama yetisine ulaşmaya çalışan insandır. Her şeyi anlama yetisi ise bilgiyi koruması gereken, değişmez bir mülkiyet değil, yenilenmesi, durmadan tazelenmesi, gerçekleştirilmesi gereken bir yaklaşım olarak benimsemekle edinilir. Batı kafası, kültüre tamamlanmamış bir eser gözüyle  baktığı, düşünceyi somut deneylerle verimli kılmaya çalıştığı  içindir ki durağan olmayan yeni değerler üretebilmektedir. 

Bizler, babalarımızdan devraldığımız bilgileri dokunulmaz şeyler sayıp onları oldukları gibi çocuklarımıza aktarmaya çalıştıkça, ileri toplumlardan  gelen kültür özelliklerini, toplum ya da ahlâk değerlerini benimseme çabasını hor gördükçe, düşünce kalıplarını kırmaya çalışanları vatan haini diye suçladıkça donup kalmaktan, kısırlaşmaktan kurtaramayız kendimizi. 

İnsanlar ölümlüdür, ancak taşıdıkları ışık ölümsüzdür. Tarih boyunca her uygarlık, devraldığı ışığa, yeni meşaleler eklemiştir. Sümer’den Eski Mısır’a, Mısır’dan Antik Yunan’a, Antik Yunan’dan Roma’ya ve İslam Medeniyeti’ne, onlardan da Haçlılar ve Endülüs Emevileri aracılığıyla Batı’ya... İşte bugün de dünyamızı, Doğu’ dan yükselen bu ışık aydınlatıyor. 

Öyleyse bu Batı Uygarlığı nasıl oluşmuştur, yaşamayı nasıl sürdürür, neden ve nasıl kendini yenileyebilir? Bu soruların bir tek yanıtı vardır: Bilgi ve eğitim.

Halit Yıldırım

Logged

Ne Mutlu Türküm /Pomak Olduğumu Bilmeseydim Türk olduğumu da Bilmeyecektim !
--------------------------------------------------------
SEN Kİ GURURUMUZ OLDUN , BAŞIMIZI TUTTUN DİMDİK ;

BİZ DE SENİ SONSUZA DEK , YAŞATMAYA AND İÇTİK !
*PAŞALI*
Onursal Üye
*****

Popülarite: 223
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2.002



« Yanıtla #35 : Nisan 11, 2008, 13:24:17 »

 Bulgaristan'ın Rodop dağlarının tepesinde bulunan Ribnovo köyünde hepsi Pomak olmak üzere 3 bin 500 kişi yaşıyor. Kış aylarında dünya medyası buraya akın ediyor; zira burada haftasonlarında Bulgaristan'ın hiçbir yerinde görülmeyen düğün törenleri düzenleniyor. Adetlerin kaynağını kimse bilmiyor; fakat bazı etnologlara göre geleneklerin bugüne kadar gelmesi, muhafazakar yerli halkın binlerce yıllık alışkanlıklarını sürdürmesinden kaynaklanıyor.















[imghttp://img229.imageshack.us/img229/4710/pomak8tt8.jpg]http://[/img]





Logged

Ne Mutlu Türküm /Pomak Olduğumu Bilmeseydim Türk olduğumu da Bilmeyecektim !
--------------------------------------------------------
SEN Kİ GURURUMUZ OLDUN , BAŞIMIZI TUTTUN DİMDİK ;

BİZ DE SENİ SONSUZA DEK , YAŞATMAYA AND İÇTİK !
*PAŞALI*
Onursal Üye
*****

Popülarite: 223
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2.002



« Yanıtla #36 : Nisan 11, 2008, 14:40:57 »

 7 HAFTA BOYUNCA
Avrupa'daki Türk kavimlerinin izini süren belgesel

ÖZÜTÜRK
Avrupa'da unutulan Türk kavimleri gün ışığına çıkıyor
ÖZÜTÜRK: Kumanlar... Karaylar... Tatarlar...
Yüzyıllar önce Avrupa'ya göç ettiler...
Asırlardır kimliklerini unutmadılar...

Kumanlar, Karaylar ve Tatarlar...
Özü-Türk belgeseli, Litvanya'dan Polonya'dan Macaristan'dan ve Finlandiya'dan, unutulan Türk kavimlerinden ekrana sevgiler taşıyor... Yüzyıllar önce ayrıldığımız akraba topluluklarından selam getiriyor... Haklarında çok az şey bilinen bu Türk toplulukları, kültürleri, şarkıları ve günlük yaşantılarıyla TRT ekranlarında...

İlk bölümü 17 Eylül Pazartesi akşamı
22.30'da TRT-2'de.
Bazen biz Türkler koca dünya'da hatta Avrupa'da yalnız olduğumuzu hissederiz. Almanlar Fransızlarla, İngilizler Hollandalılarla, İtalyanlar İspanyollarla akrabadır ve hatta hepsi sonuçta birbiri ile
akrabadır.Ancak biz Türkler  Batı'ya baktığımızda kendimize akraba bulamayız. Ve kendimizi buralarda hep yalnız hissederiz. Aslında Avrupa'da hiç de yalnız değiliz, çünkü yüzyıllar önce Batı'ya göç etmiş akraba topluluklarımız Avrupa'da yaşıyor.

Onlar bizi çok iyi tanıyor,
 ancak biz onları pek tanımıyoruz.  Litvanya'da Karay Türkleri, Macaristan'da Kumanlar, Polonya'da Kıpçak Türkleri bizden bir selam bekliyor.....Yüzyıllardır Avrupa'da yaşayıp farklı kültürlerde varolmayı başarabilen Türk topluluklarının az bilinen öyküsü TRT ekranlarında Özü-Türk belgeselinde ses buluyor.

Ödüllü belgeselci  Neşe Sarısoy Karatay'ın çekimlerini Litvanya, Polonya, Kırım, Macaristan
ve Finlandiya'da gerçekleştirdiği belgesel, akraba kavimlerin kültürünü, günlük  yaşantılarını,  dini geleneklerini ekranlara taşıyor. Çok zengin,  ilgi çekici görüntüler ve röportajlarla dolu "Özü-Türk" belgeseli Macaristan'daki bir Kuman'ı, Litvanya'daki bir Karay'ı evinize konuk ediyor.

Hazar İmparatorluğu'nun Mirasçıları

Belgeselin ilk iki bölümünde kökleri, Hazar İmparatorluğuna kadar dayanan Musevi dinindeki  Karay Türkleri  ele alınıyor. Karay veya bu kelimenin çoğulu olan Karaim diye adlandırılan bu dini cemaat dünyada 50 bin kişiden oluşuyor. Ancak hepsi Türk değil.Bugün dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış 2 bin kadar Türk soyundan gelen Karaim bulunuyor.Bunlar da ağırlıklı olarak Kırım'da, Ukrayna'da, Polonya'da
Litvanya'da, Rusya'nın çeşitli yerlerinde ve az sayıda Avrupa ülkelerinde, ABD'de ve hatta Avustralya'da yaşıyor.
Logged

Ne Mutlu Türküm /Pomak Olduğumu Bilmeseydim Türk olduğumu da Bilmeyecektim !
--------------------------------------------------------
SEN Kİ GURURUMUZ OLDUN , BAŞIMIZI TUTTUN DİMDİK ;

BİZ DE SENİ SONSUZA DEK , YAŞATMAYA AND İÇTİK !
*PAŞALI*
Onursal Üye
*****

Popülarite: 223
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2.002



« Yanıtla #37 : Nisan 11, 2008, 14:44:23 »

 Türkiye'de yaşayan Karaylar ise Fatih Sultan Mehmet döneminde Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden getirilip İstanbul'un Karaköy semtine yerleştirilmiş. Karaköy ismini, burada  yoğun olarak  yaşayan Karaylar'dan  almış. Karayların gün geçtikçe azaldığını kaydeden programın yapımcı ve yönetmeni Neşe Sarısoy Karatay, İstanbul'da yaşayanların tükenmek üzere olduğuna dikkat çekiyor:

"Türkiye'dekiler çok ilginç. En küçüğü, yani anne ve babadan Karay olanı 45 yaşında. O da Türkiyeli bir Yahudiyle evlenmiş ve bundan sonra ne olacağını bilmiyor. Kimileri Müslümanla evleniyor, kimileri Yahudiyle. Çözülme başlamış, çünkü sadece 50 kişi kalmışlar."

Günümüzde Litvanya ve Kırım'da yaşayan Karay Türkleri'nin büyük bir bölümü çeşitli nedenlerle ana dilini konuşamıyor. Ancak Karaylar geçmişte, nine ve dedelerinin Türkçe konuştuğunu ve kendilerinin Hazar Türk kültürüne ait olduğunun bilincindeler.

"Jozifas Firkovicius: (Litvanyalı Karay- Hazan (Din adamı) : Biz Litvanya Karaylarıyız. Litvanya Karayları, Kırım'dan esenlikle gelmişler. Bizim atalarımız Hazarlar ve Kıpçaklardır. Karayca konuşuyoruz. Dilimiz Türk dilidir."         

"Anna Akbike: (Polonyalı Karay-Türkolog)  Küçük halkımız ihtisaslı Türkolog diyebiliriz. En sevdiğimiz meslek Türkolog olmak. Sanırım 19 yüzyılın sonlarına doğru dini kimlik geri plana alınarak yapılan vurguyla etnik kimlik daha ön plana çıktı. Ve o zamanlar Türklere, Türklüğe daha çok büyük ilgi duymaya başlandı."

Karayların bağlandığı inanç da Yahudilerinkinden farklı.Temel olarak "On Emir" i esas alıyorlar ve Tevrat'a sonradan eklenen Talmud'u
reddediyorlar.Ayrıca Hz. İsa ve Hz. Muhammed'i peygamber olarak kabul ediyorlar. Müslümanların ibadetlerine benzeyen dini ritüelleri var.İbadethaneleri "Kinesa"ya girerken ayakkabılarını çıkarıyorlar, ellerini yüzlerini yıkıyorlar, ellerini açarak dua ediyorlar ve yüz sıvazlıyorlar.

Kırım'da bulunan "Baltatiymez" Mezarlığı da eski Türk dini Şamanizme benzeyen unsurlar taşıyor.
"Vladimir Örmeli: (Ukrayna Karayları Başkanı) Baltatiymez Türkçe'ye çevrildiğinde balta değmemiş anlamına gelmektedir.Mezarlıkta kayın ağaçları bulunmaktadır ve bu ağaçlara dua etmekteyiz. Her bir soyun kutsal kayın ağacı vardır. Mesela bizim soyumuzun kayın ağacı var. Biz oraya gidip dua ediyoruz.. Bu ağaçlar kutsal olduğu için dalları koparmak bile yasak. Ağaçların dipleri dairelenmiştir ve bu daireler güneş anlamına gelmektedir. Taşların üzerindeki baskılar solar yazısıyla yazılmıştır ve bütün Türk halklarına aittir bu baskılar. Bildiğiniz gibi Evliya Çelebi bu mezarlık hakkında bir çok yazı yazmıştır."

Karayların gündelik yaşantılarının yanı sıra yemek adetleri de Türklerle benzerlik taşımaktadır.Kıbın ve Köbete Karayların ulusal yemeği. Karay Türkleri, yüzyıllar boyunca Yahudilerle birlikte yaşamış olsalar da, birbirleri arasında evlilik yapmamışlar. Kendi kültürel
özelliklerini ve dini inançlarını saklamayı başaran bu Türk topluluğu ne yazık ki dünya coğrafyasında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor.
Logged

Ne Mutlu Türküm /Pomak Olduğumu Bilmeseydim Türk olduğumu da Bilmeyecektim !
--------------------------------------------------------
SEN Kİ GURURUMUZ OLDUN , BAŞIMIZI TUTTUN DİMDİK ;

BİZ DE SENİ SONSUZA DEK , YAŞATMAYA AND İÇTİK !
*PAŞALI*
Onursal Üye
*****

Popülarite: 223
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2.002



« Yanıtla #38 : Nisan 11, 2008, 14:46:10 »

 Macaristan Ovalarında Hıristiyan Türkler

Yüzyıllar önce ayrıldığımız akraba toplulukların izini süren Özü-Türk Belgeseli'nin üçüncü ve dördüncü bölümlerinde Macaristan düzlüklerini kendilerine yurt edinen Kumanlara ayna
tutuluyor.

Binlerce yıl evvel Orta Asya'da bir arada yaşanması, 800 yıl önce Kumanların bir kolunun Karpat havzasına göç etmesi, daha sonraları Macaristan'ın Osmanlı'nın yönetimine geçmesi sonucu, Macarlarla Türklerin kültür, gelenek, örf ve âdetinde birçok benzerlik meydana gelmiş. Göçebe halinde yaşayan Kıpçak kavimleri arasında, İslamiyetin 1200'lü yıllarda yayılması nedeniyle, Macaristan'a yerleşen Kumanlar Müslüman olamamışlar, Moğollardan kaçarken bir takım sebeplerle orada barınabilmek için önce Katolik mezhebini sonra Protestanlığı kabul etmişler.

Kumanlar, bugün 800 yıl önce Macaristan ovalarına göç eden atalarının dili olan Kıpçak Türkçesi'ni unutmuşlar. Ancak Kuman olduklarını ve atalarının nereden geldiklerini çok iyi biliyorlar.Kumanların Sovyetler döneminde Türk kimliklerinin ortaya çıkarılmak istenmediğini, halbuki bunların Macarlardan çok farklı bir kültüre sahip olduğunu belirten Neşe Sarısoy Karatay dil benzerliklerini de şöyle ifade ediyor:

"Mesela Macaristan'da "cebimde çok küçük elma var" deseniz sizi herkes anlayabilir.Macarcası da şöyle: Jembemben Çok Kiçi Alma Van" Bir Macar'a gecekondu nasıl söylenir diye sordum, "kiç  kapu" dedi. Yani "küçük kapı"

Günümüzde Macaristan'da 1000 kadar Türkçe sözcük kullanılıyor. Belgesel danışmanlarından Kuman Türkolog İmre Baskı'nın dil benzerlikleriyle ilgili verdiği bazı örnekler ise şöyle:

"Çok ilginç ki yemekler ile sözler daha çok sözde kaldı. Yemek kültürü Bosnalılardan çok etkilenmiş , kahve, şerbet vardı, fincan , sarma, halen de kullanılıyor. Cep ,elbise, pabuç, aba var. Çavuş , çubuk, , divan, hapishane, dükkandan geliyor. İmbik, kayısı , kasap, kefen, fırça, kırbaç, mahmur, pide, sancak, barbunya, tarhana, tencere, sabun v.s"

Kumanlar, kültürlerini korumak ve saklamak için yüzyıllarca kendi yörelerinde kullanılmış,  ancak modernleşme sonucu  terk edilmiş  eşyaları,tarım aletlerini, giysileri ve hatta mobilyaları sergiledikleri çok zengin köy, kasaba ve şehir müzeleri kurmuşlar. Bu müzeler öyle yaygın ki neredeyse gittiğiniz her yerde rastlayabilirsiniz.

Belgeselin genel danışmanı  Zafer Karatay Osmanlı'dan önce Avrupa'ya gidip kalmış akrabalarımızla ilgili şunları söylüyor:

"Ben oradaki Türk topluluklarından çeşitli insanlarla tanışıyordum zaten. Şunu gördük ki, buralara yüzlerce yıl önce yerleşmiş olan bizden birileri var ama biz onları unutmuşuz. Mesela biz Macaristan
tarihi sadece Osmanlı tarihiyle birlikte andık. Elbette o izler çok önemliydi. Ama o izlerin altında unutulmuş ve görünmeyen çok daha derin kökler vardı. Biz onları gördük ve belgeselde bunları ortaya koymaya çalıştık"
Logged

Ne Mutlu Türküm /Pomak Olduğumu Bilmeseydim Türk olduğumu da Bilmeyecektim !
--------------------------------------------------------
SEN Kİ GURURUMUZ OLDUN , BAŞIMIZI TUTTUN DİMDİK ;

BİZ DE SENİ SONSUZA DEK , YAŞATMAYA AND İÇTİK !
*PAŞALI*
Onursal Üye
*****

Popülarite: 223
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2.002



« Yanıtla #39 : Nisan 11, 2008, 14:48:46 »

 Polonya ve Litvanya Türkleri  600 yıl önce Avrupa'ya göç eden Kıpçak Türkleri diğer bir deyişle Polonya ve Litvanya Tatarları'nın kültürleri, gelenek ve görenekleri, adetleri ve günlük yaşantıları Özü-Türk Belgeseli'nin beşinci ve altıncı bölümlerinde ekrana geliyor.

Günümüzde sayıları 21000 civarında olan Polonya, Litvanya ve Beyaz Rusya'da yaşayan Kıpçak Türkleri yüzyıllardır varolma savaşı veriyor. Bu topluluk, ana dillerini bilmemelerine rağmen İslamiyet sayesinde kimliklerini ve dinlerini
Katolik bir Hıristiyan topluluğu içinde yüzyıllarca korumayı başarabilmişler. Sovyetler Birliği'nin dağılması üzerine, 1988 yılından sonra Litvanyalı Tatarlarda milli hareket başlamış ve bunun sonucu çeşitli Tatar Cemiyetleri kurulmuş.

Geleneklerini korumak, devam ettirmek ve yaşatmak için festivaller, toplantılar, yaz kampları, şarkı ve dans şölenleri düzenleyen "Litvanyalı Tatar Cemiyeti"  eğitime büyük önem veriyor. Benzer faaliyetlerde bulunan Polonya Tatarları ise dini bayramları 600 yıldır geleneklerine ve dinsel kurallara uygun kutluyorlar.

Polonya kültürünün etkisiyle adetlerin değişiklik gösterdiği düğünlerde imam nikahı muhakkak yapılan bir
uygulama.Cenaze merasimleri de yine dini geleneklere göre yapılıyor ve Polonya'nın neresinde ölmüş olursa olsun bir Tatar muhakkak bir Müslüman mezarlığına gömülüyor.   

"Ayşa  Miskiewicz:  (Polonyalı Tatar)  Bayram gelince biz Bohoniki Camisi'ne geliyoruz. Elbette mezarı da ziyaret ediyoruz, sadaka veriyoruz, toplaşıyoruz, akrabalarla görüşüyoruz birbirimize ikram ediyoruz. Her türlü milli yemekleri. Sonra çocuklarımıza dini kaideleri ile öğretiyoruz. Bonçuk adlı çocuk dans takımı vardır. Şiir söylüyorlar. Bohoniki'nin dışında Kurşiniyani'de Tatar cemaatı vardır. Orada da bir camii ve mezarlık vardır. Biz onları da ziyaret ediyoruz... "

Belgeselin yönetmeni Neşe Sarısoy Karatay
Polonya ve Litvanya Tatarlarının Müslüman olmaları nedeniyle yaşam ve ölüme dair çok anlamlı bir çatı kurduklarını belirtiyor. "Camileri çok enteresan, dünyanın en şirin, en güzel camileri sanki... Çoğu ahşaptan ve tek mekânlı camiler. Mimarisi ve süslemeleri tamamıyla bulundukları bölgenin özelliklerini taşıyor. Bir de mezarlarına çok önem veriyorlar. Mezarlıkları onlar için çok önemli. Atalarının izlerini kaybetmek istemiyorlar.

" Litvanya'da ve Polonya'da yaşayan Tatarlar bizi tanıyor, biliyor ve seviyor. Onlar yüzlerce yıl Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti ile yakın  ilişkiler içinde kurmuşlar. Yüzlerce yıl önce çeşitli nedenlerle ayrıldığımız  Litvanya, Polonya ve beyaz Rusya Tatarları, diğer bir deyişle Kıpçak Türkleri, eminiz yüzlerce yıl daha tarih sahnesinde varolacak.

"Emir Bogdanoviç: (Polonyalı Tatar) Bizim Tatar gelecegimizi guzel goruyorum. Bu kadar yüzyil varolabildiysek, gelecek yuzyillarda da varolacagiz.Gelenegimiz bu kadar sene korundu. Biz de yemeklerimiz ve Tatar baloları gibi bulusmalarla bunu korumaya calisiyoruz. Gencler her sene balolara katiliyorlar. İnternette bulusuyor, kontak kuruyorlar. Birbirleriyle bulusuyor, geziyor, oynuyorlar.Gelecegimizi gercekten guzel, renkli goruyorum."

Finlandiya Türkleri

Belgeselin son bölümünde Finlandiya'da yaşayan diğer bir Türk topluluğu olan Kazan Tatarlarının günlük yaşantılarından  kesitler izleyeceğiz. Onların tarihlerini ve kültürlerini öğreneceğiz.   

Logged

Ne Mutlu Türküm /Pomak Olduğumu Bilmeseydim Türk olduğumu da Bilmeyecektim !
--------------------------------------------------------
SEN Kİ GURURUMUZ OLDUN , BAŞIMIZI TUTTUN DİMDİK ;

BİZ DE SENİ SONSUZA DEK , YAŞATMAYA AND İÇTİK !
Sayfa: 1 2 3 [4] 5
Balkanlar.Net  |  Balkan Dünyası  |  Tarih  |  Konu: **KUMAN-KIPÇAK lar** « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer:  



    MKPortal C1.2.1 ©2003-2008 mkportal.it
    Bu safya 0.02912 saniyede 22 sorguyla oluşturuldu

    Emlak ilanları, araba ilanı ver Blog