Ana Sayfa Ana Sayfa  Forum Forum  Balkanlar TV Balkanlar TV  Tarihte Bugün Tarihte Bugün  Haberler Haberler  Makaleler Makaleler
Son mesaj - Gönderen: Taran Kedi - Cuma, 06 Nisan 2012 15:50
Balkan Türklerinin Buluşma Noktasına Hoş Geldiniz.
Balkanlar.Net
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Eylül 23, 2017, 23:02:54
151.700 Mesaj 8.683 Konu Gönderen: 8.295 Üye
Son üye: figenbakay
Balkanlar.Net  |  Balkan Dünyası  |  Tarih  |  Konu: 26 ARALIK 1984 ... 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] 2 3
Gönderen Konu: 26 ARALIK 1984 ...  (Okunma Sayısı 15988 defa)
EL TURCO
"COGITO, ERGO SUM"
Üye
***

Popülarite: 173
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 157


HANGI CILGIN BANA ZINCIR VURACAKMIS - SASARIM..


« : Aralık 25, 2007, 21:13:12 »

Sevgili forumdaşlar, yarın 26 ARALIK…
 Bulgaristan Türklerine uygulanan soykırımın yıldönümü. O acı günleri idrak ederek yaşayan birisi olarak yarın  şehitlerimizi ve gazilerimizi saygı ile anmayı, tarihimize sahip çıkmaya davet etmeyi kendimde hak ve görev sayıyorum.
Bir fatiha’yı , bir dakikalık saygı ile aklınızdan geçirmeyi Esirgemeyin ! ! !

"Geçmişini unutan milletler yok olmaya mahkümdurlar."
Mustafa Kemal Atatürk

             



                                                                                        Bulgaristan’da totaliter Jivkov rejiminin
                                                                                         Türkleri eritme politikası ve eylemlerine
                                                                                         karşı ilk yoğun direnişi gösteren ve ülke
                                                                                         çapında en çok kurban veren Mestanli
                                                                                         yöresindeki kardeşlerime saygılarla
                                                                                                                  Süleyman Yusuf Adalı


MESTANLI MEYDANI

Şimşekler çakıyordu gökyüzünde
Kırık aynalarca parçalandı bulutlar.
Bulutlar dolu yüklü,
Bulutlar kara.
Söğütlü vadisinde esnemekteydi gece,
Gece gebeydi korkunç ve endişeli sabahlara.

Yıl 1984
 Oynanmaktaydı
Galleş ve sinsi bir oyunun son perdesi.
Var olabilmek bir mucizeydi, zordu.
Ve insanlarımızdan
çiğnemiş onurlar ikliminde
Mezarlıklara gidip taşları kırdırılmış mezarlarda yatan
                                                       atalarına eğilip
                                    uydurulmuş yeni kimliklerini
                                              duyurmak isteniyordu

Aklının ucundan bile geçirme bunu kaptan
 Unutmalısın gayri bu hevesi
Önce fısıltılı bir haykırıştı – ürkek
Şimdi birden devleşiverdi bak
kardeşlerimin sesi

Ve bir sabah terk edip 
               geceledikleri dağ başlarını
 Ve yüreklerine akıtarak göz yaşlarını
                       bebeklerini gömdüler
 Soğuktan donan bebeklerini…

Sonra suçludan yana çevirip gözlerini
                                        yürüdüler
Yürüdüler karşısında dimdik durmaya
Yürüdüler çilelerinin hesabını sormaya

Üç nehir teknesinden taşıverdi
Üç koldan üç nehir harıl- harıl
            dolduracaktı sokakları
Ve çıplak ayaklarıyla çiğneyip karı
Mehmetler , Aliler , Ayşeler  ve Zeynepler
                         Küme- küme , birer-birer
Köy yollarını geçtiler
Dağ bellerini aştılar –
Karşılaştılar.

Yalın kılıçlar gibi yalın
Dağlar gibi mağrur ve bomboştu elleri.
Yumruklarından başka
                    bir şey yoktu üzerlerinde
Ve bir başka çarptı o gün
Yıllardır şevkate muhtaç ve sevgilere aç
                               bırakılan yürekleri

Moskovanın uşağı öğrenmişti rolünü fakat,
Çok kurnazdı , iyi bilirdi işini,
Sırıtarakl seyrediyordu o gün
             keyifle balkonundan
 Tankların bebek arabalarını hunharca ezişini…

Ve Mestanlı meydanından
Binlerce Rodoplunun ağzından
Bir ses yükseldi
Kılıçlar gibi keskin
Seller gibi gür bir ses
“Bunların yanına kalacağını zannetme sakın
Bak uzaklarda göz kırpıyor bize gelecek
Temerküz kamplarıyla kuşatsan da bu yurdu
Doğup öleceğiz , ölüp doğacağız
Çilemizin hesabını görünceye dek…”

                                     Süleyman Yusuf Adalı                                            
                                     27 Aralık 1984 – Kırcali


Asimilasyonun başlangıcı 26 Aralık 1984

1984-85 kışının çok ağır geçmesi ve tüm yerleşim birimlerinin dışarı ile bağlantılarının kesilmesini sağlamış; Türk bölgeleri, yabancılara kapatılmış ve mühürlenmişti. Daha sonra asker ve milisler, Türk bölgelerine gi-rerek zorla ad değiştirmeyi başlatmışlar, kabul etmeyenler veya karşı gelenler ise, katliamlara maruz bırakılmıştır. 1985 Martına kadar 3.5 ay içinde katledilen Türk sayısı 800-2500 arasında olmuştur. Bu kanlı ad değiştirme operasyonu, önce Güney Bulgaristan'da başlatılmış, Kasım-Aralık 1984 döneminde bu bölgede yasayan yarım milyon civarında Türk’ün adları değiştirilmiştir.

Aralık 1984’teki çok hızlı isim değiştirme operasyonu üzerine Türkiye'nin tepkisi en yetkili makam Cumhurbaşkanı tarafından Ocak 85'te Bulgar Cumhurbaşkan’ına gönderilen bir mesajla dile getirildi ve konuya bir çözüm bulunması önerildi. Ancak buna cevap alınamadığı gibi kuzey bölgelerdeki kanlı operasyonlar da tank-ların desteği ile Şubatta tamamlandı. Aslında bu kanlı olaylar, yüz yıldır oynanan ve Bulgaristan'da başka milletlere hayat hakkı tanımayan Bulgar oyununun son sahnesiydi. Daha önce eğitim müfredatları ve Türkçe eğitim yasaklanmış, Türkler sürekli Türkiye'ye göçe zorlanmış ve resmi teşviklerle ad değiştirmeye zorlanmış ama yine Türk varlığı ortadan kaldırılamamıştı Bu durum, kanlı da olsa sonuçlandırılmalı ve kapatılmalıydı. 1960'dan itibaren Bulgaristan'daki Türkler, Müslümanlaşmış Bulgarlar seklinde tarih saptırılarak inkar edilmeye çalışılıyordu. Ad değiştirme işlemi, Türkler arasında büyük bir tepki ile karşılanmış ve Jivkov yönetimini şaşırtmıştır. Aslında bu durum, Sovyetlerin izni ve oluru olmaksızın mümkün değildi ve hatta Bulgaristan, Sovyetler tarafından bir deney laboratuarı olarak kullanılmıştır. O dönemde 4 milyon dolayında olduğu tahmin edilen Bulgaristan Türkleri, kendilerine uygulanan her türlü baskı ve yok etme plânlarına rağmen milli kültür ve benliklerini korumaya çalışmışlardır. Türk basını ve kamuoyu soydaşlarımıza sahip çıktı. Büyük kentler ve üniversite-lerde düzenlenen çeşitli toplantılarla Bulgarlar protesto edildi ve kınandı. Ankara Üniversitesi Senatosunun yayınladığı 8 Şubat 1985 tarihli bildiri ile Bulgaristan Türklerine karşı yapılan zulüm, baskı ve soykırım sert bir dille kınanmıştır. Daha sonra bunu Üniversiteler arası Kurulun ve diğer üniversitelerin benzer bildirileri izlemiştir. 19 Şubat 1985'te KKTC Kurucu Meclisi, Bulgaristan Türklerine uygulanan terör ve baskı politikasını kınamıştır. Ocak ve Şubat aylarında bazı hükümet yetkilileri konuyla ilgili, basına çeşitli demeçler verdiler. Daha sonra Şubat ortasından itibaren Başbakan Özal, soruna görüşme-ler yoluyla barışçı bir çözüm önerdi. Yine aynı kapsamda; Milli Eğitim Bakanı Metin Emiroğlu Sofya'da yapılan bir BM toplantısında Bulgarların ayıbını yüzlerine vurmuş, Başbakan Özal, BM'lerin 40. kuruluş yıldönümü münasebeti ile genel kurulda yaptığı konuşmada Bulgarları kınamıştır. Aynı dönemde o zamanın TBMM üyesi Tekirdağ Milletvekili şimdiki Balkan Türkleri Dayanışma ve Kültür Derneği Genel Başkanımız A. Rıfkı Atasever, Avrupa Parlamentosu’nda ve Avrupa Konseyi’nde Bulgaristan’ın uyguladığı insanlık dışı uygulamaları Avrupa organlarında anlatmış ve Avrupa kamuoynunun desteğini almayı başarmıştır.. Ayrıca San Fransisco'da yapılan NATO Genel Kurul toplantısında da bu insanlık dışı muamele-ler kınanmıştır 22 Şubatta Bulgaristan'a bir nota veren Türkiye, "geniş kapsamlı bir göç anlaşması da dahil olmak üzere sorunların görüşmeler yoluyla çözülmesini" önerdi. Bu notaya 28 Şubatta karşılık veren Bulgaristan, Türk teklifini reddetmiştir. Müteakip günlerde iki ülke arasında karşılıklı bir nota düellosu başladı ve 24 Ağustosa gelindiğinde Türkiye 4. notasını vermişti.

Asimilasyon ve Soykırımın Başlangıcına
Tanık Olan Durhan Hatipoğlu Anlatıyor:

Tanrı bile Bulgar soyundandır!

Avluya polis arabaları giriyor ve bu arabalardan bölük bölük ölü ve yaralı Türkler indiriliyordu. İndirilen ölü ve yaralılar yerlere atılıyor, bu soğuk havada üzerleri naylonla bile örtülmüyordu.

25 Aralık 1984 sabahı Kırcaali'nin merkezindeki bir yolcu vapurunu andıran Parti Evi'nin önündeki meydana takviye milis güçlerinin konuçlandırılması yapıldı. Onlarca otobüs ve taşıt araçlarıyle meydana indirilen milis ve kızıl bareli askerler şehrin cadde ve sokaklarında hemen mevzilendirildiler. Şehirde oturan Bulgar nüfusuna da gizlice el altından silahlar dağıtılıyordu. Bu ilân edilmemiş bir sıkı yönetimdi. Mahalle ve sitelerde tertiplenen gizli toplantılarda başlatılan bu iğrenç harekâtın milli güvenlik açısından Bulgaristan için ne kadar çok önem taşıdığı vurgulanıyor, Türk nüfusunun hızla artmasından duyulan endişe dile getiriliyor; Bulgaristan için tehlike çanları çalınması gerektiğini söylüyorlardı. Bu gizli toplantılardan Türkler, pek tabi ki, gizli tutuluyor, toplantılard alınan kararlar hususunda bizlere hiçbir bir bilgi sızdırılmıyordu. Ben, istemeyerek, yanlışlıkla bu toplantılardan bir tanesine girdim.
Oturduğum blokta yapılan bu toplantıyı avludaşlarımızın yönetim kurulu toplantısı zannetmiştim. Yanılmışım, daha girer girmez, kürsüde konuşan hemen konuşmasını kesti, görevlilerden biri, kimi aradığımı sorunca, yanlış yere girdiğimi farkettim ve özür dileyip çıktım. Toplantıyla bu kısa temas sırasında fakat, Türkler aleyhine bir kaç söz ve ifade istemiyerek de olsa kulağıma geldi. "herkes bulduğu site ve mahalledeki kapı komşusunu gözetim altına alsın", "Türk komşuların tutum ve davranışları hususunda malûmat ve-rilsin" ve buna benzer sözler söylüyorlardı...
Bu gizli toplantılardan sonra, kızıl bereli polis güçleriyle yanyana, şehirde yıllardır hırsız ve yankesici olarak tanınan serseri Batı Trakya Bulgarları da devriye gezmeye, el ve omuzlarındaki kalaşni-kov'larla sağa sola sarkıntılık yapmaya başladılar. Devrimden önceki faşist Bulgar kalıntılarıyle işbirliği yapan yeni Bulgar sosyal faşistler, bu fırsattan yararlanarak kahve ve lokantalara giriyor, keyif için Türk dövüyorlardı. Bu olaylardan bir tanesini Spor Akademisinde okuyan oğlum anlattı. Gördükleri ve işittiklerinden duyduğu korku ve dehşet yüzünden okunuyordu.
Oğlum Ertan üç-dört arkadaşıyle birlikte benim çalıştığım tiyatronun lokantasına yemeğe gitmişler. Tam yemek ısmarladıkları bir sırada içeriye yüksek rütbeli bir subayla beş-altı sivil girmiş. Sivillerden biri girer girmez bağırmış:
- Bulgar kardeşler, mutluluk günümüz gelmiştir. Tanrı bile Bulgar soyundandır, bizimledir! Hey, gaydacı, ne duruyorsun, şişir bir horo bakayım!
Gaydacı hemen bir horo çalmış. Lokantadaki tüm Bulgarlar masaların arasında horo oynamaya başlamışlar. Kimi Türklere karşı devrimci şiirler okuyor; hep bir ağızdan, "Boyat nastana" marşını söylüyor, Türk ve Türkiye aleyhtarı sloganlar atıyorlarmış. Serserilerdn biri iki cebinden iki tabanca çıkararak:
- “Var mı burada Türk, gösterin hemen geberteyim!" diye bağırmaya başlamış.
Oğlum ve arkadaşları bu durum karşısında yemeklerini yemeden lokantanın tiyatroya açılan kapısından kaçarak kurtulmuşlar.
Şehrin sokak ve caddelerinde devriye gezen milislerin ve sivil görevlilerin sayısı her geçen gün artıyor, safları sıklaştırılıyordu. Bu yılbaşı arifesinde cadde ve sokaklardaki vitrinlerin buncasına Noel Baba ve çıngıraklarla süslenmesinin ardında ne gibi çirkin emellerin yattığını farketmemek artık olanaksızdı. şehrin merkezindeki onaltı katlı Arpezos otelinin bütün katları hınca hınç sivil Bulgar v Rus ajanlarıyla doluydu. Sokaklarda vızır vızır dolaşan turist görünümündeki rusların, KGB ajanları olmadıklarını kanıtlamak için, en azından taşıdıkları cep silâhlarını saklamak veya yasaklamak gerekirdi. şehir içinde dolaşan yabancıların her yere böylesine kolayca girip çıktıklarını görmüşlüğümüz yoktu. Demek ki, "slav kardeşler" bu işi birlikte yürüteceklerdi.
28 Aralık 1984 sabahı Parti Sancak Komitesi'nden emir geldi: İkinci bir emre kadar Tiyotro'nun bütün şehir dışı temsil ve turneleri yasaklanmıştı. Mestanlı, Çorbacılar, Cebel, Kirli taraflarından acı haberler gelmeye başladı. İldeki soykırım bu bölgelerde başlatılınca halkın tepkisi sert olmuş, bu yüzden bütün bu ilçelere ordu birlikleri sevkedilerek halkı yatıştırmak için il sınırları içinde sıkıyönetim ilân edilmişti.
Temsil ve turne yasağı sözlü olarak iletildiği için, emri iletenin ses tonundan durumun çok vahim olduğun anladım. Ancak tam nedenini telefonu kapatıp penceremden caddeye doğru baktığım zaman anladım. Cadde asker ve panzerlerle kuşatılmıştı.
Tekrar ahizeyi kavrayıp evdeki durumu anlamak için evimin numarasını çevirdim. Bu anda şehirdeki bütün hatları kesilmişti. Saate baktım, onikiye onbeş kala gösteriyordu. Hemen paltomu alıp sokağa fırladım.
Koşarcasına eve doğru yürümeye başladım. Sokak ve caddelerde insandan geçilmiyordu. şehrin tüm ana caddeleri tank ve panzerlerle kapatılmış, trafik durdurulmuş; sokakların her iki tarafındaki kaldırımlarda beşer onar adım arayla kızıl bereliler her an müdaheleye hazır bir vaziytte üçer üçer devriye geziyor, üçer beşer toplanmaya çalışan Türkleri dağıtmaya çalışıyor, dağılmak istemeyenleri dipçikle vuruyorlardı. Tam Belediyenin ordan geçiyordum, baktım, beş tane kızıl bareli bir Türk gencinin üzerine atmaca gibi atlayarak, bir vuruşta yere düşürdüler. Gencin kafasından oluk gibi kan akıyordu.
Sonra da bir kamyonete attılar, alıp götürdüler. Bu görüntü karşısında tüylerim diken diken oldu. Bağırıp çağırmamak için dudaklarımı ısırdım. Bloğa girip kocaman adımlarla nefes nefese merdivenleri çıktım ve evime kapandım.
Odalar dar geliyor, içim içime sığmıyordu. Balkona koştum. Bulunduğum altıncı katın mutfak balkonundan karşıdaki gözlemlediğim Emniyet Müdürlüğü'nün avlusu çok net görünüyordu.
Oradan gözlemlediğim manzara daha da korkunç ve ürperticiydi: Avluya polis arabaları giriyor ve bu arabalardan bölük bölük ölü ve yaralı Türkler indiriliyordu. İndirilen ölü ve yaralılar yerlere atılıyor, bu soğuk havada üzerleri naylonla bile örtülmüyordu.
Bu iğrenç görüntüleri daha fazla seyretmemek için ellerimle gözlerimi ka-pattım. "imdat ya Rabbim, imdat!" diye yalvarmaya başladım. Artık işe gidip çalışacak bir halim yoktu. şehrin sokak ve caddelerindeki görünüm, zaman zaman duyulan silâh sesleri yaşamı adeta bir cehenneme dönüştürmüştü. O anda istemeyerek dudaklarımdan büyük şairin şu dizeleri döküldü:

"Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa,
Halkın da bükülmez kol, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten ne kadar nûru kararsa,
Sönmez, ebedi her gecenin gündüzü vardır..."
Alıntıdır


Dipnot: Şiirde adı gecen Söğütlü, Mestanlı yakınından geçen nehrin ismidir.
« Son Düzenleme: Aralık 25, 2007, 21:23:49 Gönderen: EL TURCO » Logged

...Her lafa verecek bir cevabım var,

Lakin bir  lafa bakarım laf mı diye,

Bir de söyleyene  bakarım adam mı diye...
AlperenKIRIM
Qırımtatar
Global Moderator
Onursal Üye
******

Popülarite: 136
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 4.102



« Yanıtla #1 : Aralık 25, 2007, 21:28:32 »

guzel paylasim, tesekurler
Logged


Ant etkenmeñ , söz bergenmeñ bilmek içün ölmege
Bilip körüp milletimniñ közyaşını silmege
Bilmey , körmey biñ yaşasam qurultaylı han bolsam
Yine bır kün mezarcılar kelir meni kömmege
 

Noman Çelebi Cihan
zülü68
Pamukçılı...
Onursal Üye
*****

Popülarite: 495
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 5.817


Avuç içi kadar Mutluluk yeter..


« Yanıtla #2 : Aralık 25, 2007, 21:31:33 »

    Ozan Arif - İbret Destanı (Bulgar Zulmü)


Kudurdu kızıl Bulgar, yakamızda elleri,
Balkanlarda Türklüğü yok etmek emelleri,
Cümle cihan bilir ki, bunlar Moskof döller
Bulgar bu cesareti, Rus`tan alıyor Rus`tan.
Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan.

Türk yaşayan köyleri tanklar ile bastılar.
Kim karşı koydu ise ağaçlara astılar.
Çoluk-çocuk demeyip kadınları kestiler.
Türk kanıdır Bulgarın içtiği şimdi tastan.
Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan.

Bir 'Mestan' tanımıştım soyadı 'Cefakârdı',
'Şumnu'`dan mektup yazar, bazen beni arardı,
Ecdadından yadigâr sadece adı vardı,
Onu da aldı Bulgar, ne yapsın şimdi Mestan?
Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan.

Ezan ile verilen Ahmet, Mehmet söküldü,
Hasan, Ömer yok artık, Bulgar adı takıldı,
Yetim kaldı ezanlar, minareler yıkıldı,
Camilerin yerine, bostan ektiler bostan.
Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan.

Bağır gardaşım bağır, sen olsun durma bağır!
Dert Müslüman Türk`ündür, hür dünya ondan sağır.
Ne demişler, taş bile düştüğü yerde ağır.
Onun için bağır sen, haykır en yüksek sesten.
Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan.

Hür dünya elbet duymaz, imdat diyen yar bizim.
Tecavüze uğrayan, namus bizim, ar bizim.
Fakat olsun gardaşım, Allah`ımız var bizim.
Biz onunla kurtulduk, her tasadan, her yastan.
Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan.

Nerede Vietnam`a ağıt yazan solcular,
Moskova borazanı öttüren yalancılar,
Müslüman Türk`ün şimdi Balkandaki sancılar,
Konuşsa ya birisi, susuyorlar mahsustan.
Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan.

Şu Köln'ün radyosundan konuştu itin biri!
İsmini demiyeyim ağzıma değer kiri,
Gitmiş, gezmiş Bulgar`da, katliam yokmuş heri..!
Bunlar böyle alçaktır, saptırırlar hep kasten.
Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan.

Ey... Aziz Türk milleti, sahip ol birliğine,
Müslüman Türk`ün dostu, Müslüman Türk`tür yine.
Bu gerçeği görürsün, bakarsan tarihine.
Çoğu Türk olduğundan, bak yanlız Afganistan,
Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan.

Kınamakla iş bitmez, dinle beni Ankara...
'Yurta sulh, cihanda sulh' unut gitsin bir ara,
Başka türlü imkânsız, deva bulmaz bu yara,
Halifenin kılıncı kurtulsun artık pastan.
Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan.

Ey gözleri kör olmuş, vicdanı nasır dünya,
Yontma Taş devri değil, yirminci asır dünya,
Yamyam bile hür bugün, Türk neden esir dünya?
Ozan Arif; dünyaya ibret olsun bu destan.
Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan.
__________________
Logged

Özlüyorum Seni ... Söylemek istediğim sözler var
Anlatılacak hikayeler anılar ...Tek haykırış nefesim kalmadı şimdi
Anlatamasam da yüreğime kazımışım onları soğuk gecelere sarılmışım anılarım ...
Anlatamasam da acı verse de kopamamışım senli günlerden.
Pişman mıyım ? - Asla - Az ve Öz  ...
SuBMaRiNeR
Submariner
Onursal Üye
*****

Popülarite: 43
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 942



« Yanıtla #3 : Aralık 25, 2007, 22:10:36 »

Lanet olsun böyle zulüm yapanlara...
Logged

Sesiz ve Derinden...
eyvah
Onursal Üye
*****

Popülarite: 185
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 581



« Yanıtla #4 : Aralık 26, 2007, 23:25:36 »

26 aralık 1984/26 aralık 2007........asimilasyon 23 yıl önce başlamıştı...yıl dönümü bu gün anlayacağınız...sahi unutmadan Selim Gürcan beyin oğlu 7 yaşına girmiş,ismiyle büyüsün evladımız...konu başlığına gösterilen teveccüh Bulgaristan Türklerinin nasılda birbirlerine sahip çıktığının tipik bir göstergesi olması itibarıyla gururlandım desem abartmış olmam....Türkan bebekte yaşasaydı eğer bu günlerde  24.yaş gününü kutlayacaktı muhtemelen.....sahi bu arada sormadan geçemeyeceğim tarkanın yeni türküleri hakkında ne düşünüyorsunuz diye konu başlığını göremedim henüz,atlamayın böyle önemli güncel konuları arkadaşlar...entellektüel olmanın olmazsa olmaz şartıdır bu konular....ben yarın sabah milinkayla kahvaltı edecem sizi bilemem.....sonra ruslarıda yad etmemişsiniz bu gün...yapmayın lütfen,istatistikleri bozmayın...ruslar alınır sonra....sahi şimdi ne dinliyordunuz sevgili Bulgaristan Türkü kardeşlerim...!

                                                                                                en içten sevgi ve saygılarımla.
                                                                                                      S İ N A N   Ş E N
                                                   
Logged

Öyle horozlar vardır ki öttükleri için sabahın olduğunu sanırlar..

DUMANT
Can Destan
" Panta rei !"
Onursal Üye
*****

Popülarite: 954
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1.882


Deliorman'a Türkçe kitaplı el uzat!


« Yanıtla #5 : Ocak 23, 2008, 15:58:47 »

 Bu konuya yaklaşınca içim donar..Sanki kimse  ile paylaşmayınca- yaşamamış olacağım.
Hatıramda silinmiş olacak, HİÇ OLMAMIŞ GİBİ OLACAK  SANKİ-
BU ALÇAKLIĞIN,
BU AŞAĞILAMANIN,
HALKIMA    BU YAPILANLARIN,
YAŞANILAN BU ZÜLMÜN,
YAŞANILAN  BU  TRAJEDİNİN.

Bu günlerde,sürekli aklımda olan, BU KONU HAKKINDA yeniden yazamıyorum. Daha önceden  biraz yazdığımı yeniden önünüze sunuyorum. Bir Türk kardeşimin, Onur arkadaşımın,evladını ,neslini O da selden taşımış bir Babanın ,EL TURKO  arkadaşımızın yazdıklarının yanına   koyuyorum yazdıklarımı.
Benim için bu konularda sağcı ,solcu, fikir ayırımı olamaz,   yapılmamalı…
Bu bir MİLLİ   DAVAMIZDIR.

Alıntıdır:
http://www.balkanlar.net/forum/index.php?topic=5043.0


                      KANLI OCAK
 *Değerli Bilâl N. Şimşir’e

“  “Dünyada hiçbir şeyden
zalimlikten iğrendiğim kadar iğrenmedim.”
  Sait Faik Abasıyanık
 
              “Kılıç Artığı”
Ocak 2005, Bulgaristan Türklerinin yaşadığı isim değiştirme vahşetinin 20. yıl dönümüdür.
Hikâyesi uzun ve hazin olan Bulgaristan Türkleri, özellikle “93 Harbi” diye anılan Türk-Rus Savaşının (1877-1878) ardından kesintisiz soykırıma uğratılıp yok edilmeye çalışılan ve ağır baskılar sonucunda azınlık durumuna düşürülen şanlı Evlâd-ı Fatihan’ın ahfadı ve Rumeli Türklüğünün (Osmanlı İmparatorluğu zamanında Avrupa topraklarında yaşayan Türkler) başlıca öğesidir.
Yüzyıllardır Osmanlı’nın önce akıncı, sonra ileri karakolu niteliğindeki Evlâd-ı Fatihan’ı, Avrupa tarihini şekillendiren dev İmparatorluğun ana unsuru idi. Günümüzde ise fatihlerin torunları, geçmişte efendisi oldukları topraklarda maruz kaldıkları sürekli katliâmların sonucunda -ne yazık ki, bir “kılıç artığı” olarak,- azınlık durumuna düştüler. Buna mukabil, Bulgaristan Türklerinin, hâlâ Balkanlar’daki en büyük Türk kitlesini oluşturduklarını sevinçle belirtmek gerekir.
Bu bağlamda, Türkiye açısından tarihî ve stratejik önemini hiç yitirmeyen, kaybettiğimiz toprakların canlı kanıtı olan bu değerli kitlenin gelecekte de -tıpkı düzensiz Bulgar çete saldırılarının başladığı 1877’den, bunların resmiyet kazanıp artarak sürdüğü günümüze değin ve Bulgaristan’daki Türkler için acılar içinde geçen 128 yıl boyunca olduğu gibi- yılmadan, usanmadan, zorlu varlığını sürdürmek uğruna vereceği mücadelenin devam edeceğine olan inancım tam ve sonsuzdur. Çünkü Bulgaristan Türkü her şeyden önce Türktür, Türkçüdür, vatan evlâdıdır.
Dünya tersine dönse bile, bu gerçek değişmez, değişemez!
             
 
                                  Karalar Karası 1985’in Kara Kışı
                                                                                                                                 “Böylesine derin ruhsal yaralar, anıların  bulanıklaşmasına mukabil, kolayca 
   iyileşmemektedir.” 
         John Keegan, “Savaş Sanatı Tarihi”
                                                                                                                                                                                                                                             Evlâd-ı Fatihan’dan başlayarak “Rumeli Türklüğü”nden geçen ve zamanla “Türk azınlığı” konumuna getirilen bahtsız Bulgaristan Türklerinin hiç ak günleri olmadı. Ancak 21 Ocak 1985*(seferberlikRZ), Bulgaristan Türklerinin en kara günleri oldu!...
Ben, her ne kadar yavru vatan Kıbrıs’ta EOKA militanlarınca fiilen uygulanmaya konup 1963 Noel’ini kana bulayan Akritas Plânının Bulgar versiyonu olan “Kanlı Ocak” dramının kahramanlarının yüreklerini dağlayan o bedbaht günü bir kez daha hatırlatıp, zaten hiçbir zaman iyileşmeyecek olan yaralarını yeniden deşmek istemesem de; masum ve savunmasız Türk milletinin, kış boyunca maruz kaldığı tank, zırhlı araç, azgın köpek, gayrimeşru çocukların arasından seçilip acımasızlığı ile tanınan özel “Kızıl Bere” timleri ve askerle milis gücü kuşatması altında yaşadığı resmî kanallı zulmü ve ona karşı verdiği gayrimüsavi savaşımı unutması mümkün mü?...
O gün, Bulgaristan Türklüğünün tarih boyunca maruz bırakıldığı haksızlık, acımasızlık ve aşağılanma, doruk noktasına ulaştığı gündü.
O gün, Bulgar makamları -üstelik, Türkiye ile komşuluk ilişkilerinin en iyi olduğu bir dönemde!- imzaladıkları tüm uluslar arası ve ikili antlaşmalara aykırı, barbarlığın son noktasını koydular ve 93 Harbinden bu yana kutsal varlığını büyük fedakârlıklarla korumaya çalışan Türk azınlığına dünyada eşi benzeri görülmemiş, akıl almaz, sözde bir “köküne dönüş operasyonu” uygulayarak, darbelerin en büyüğünü vurdular.
O gün, Türklüğe topyekûn savaş açan Bulgarlar, Türk aydınlanmasının beşiği, bir zamanların yenilmez
Üçüncü Osmanlı Ordusu ve Türklüğün kalesi niteliğindeki “zapt edilmez” Şumnu şehri ile civar kent, kasaba, köy ve komşu illerdeki Türk yerleşim bölgelerine dehşet saçtılar...
O günlerde ve akabinde yaşananları dergimizin bir başka sayısında anlatabilme gücünü bulmak umudu ile, haksızlığa direnip Bulgar Komünist Partisinin insanlık dışı uygulamalarına karşı koyan kahraman halkımı sevgi ve minnetle anarak, bu yazının temelinde yatıp Türklerin yaşadığı vahşetin Bulgarları bile şaşırtacak seviyeye ulaştığının göstergesi olan Georgi Popov’un 28 Ocak 1992 tarihli çok anlamlı makalesine* değinmek istiyorum.
                            “Köküne Dönüş” Mezalimi
Bulgaristan Türklerine karşı yapılan “tarihî eylem” için zamanlama açısından kıyıcı komünist iktidarın 1985 yılının kışını seçmesi, bir rastlantı mıdır?
Tartışılabilir, fakat iktidardakilerin, uğursuz senaryolarını gerçekleştirmek üzere kışa iş birlikçi olarak güvendikleri akla yakın: Kar ile soğuk, köpek ve tankların yapamadıklarını yapacaklardır.
Ocak 1985’te ısılar eksi 15-20 dereceye düşer. Zorbalık teknolojisinin esas öğesi, buna maruz kalacak olanların, Sliven (Türkçesi ve bundan sonra: İslimiye. S.K.) ve Kotel yöneticilerince isim değiştirme eyleminden habersiz tutulmalarıdır. İşte bu yüzden, İslimiye’nin batısında yer alan Gerlovo köylerindeki binlerce insan, meydanlarda yakılan ateşlere rağmen, gece donmaktadır.
İnsanların ps...olojik direncini kırmaya yönelik yıldırmanın bir başka öğesi, yerleşik bölgenin (İslimiye’ye bağlı Novaçevo köyü), ordu ve milis kuvvetlerince uzun süreli bir kuşatma altında tutulmasıdır.
Bir başka yöntem ise, tank, zırhlı araç, eğitilmiş köpek, itfaiye vs. araçlarla (Kotel’e bağlı Yablanovo köyü) yapılan anî baskınlardır.
Tankların üzerine yürüyen insanlara karşı havaya açılan ateş ve üzerlerinde uçuşan helikopterlerle anında yapılan müdahale, şok etkisi yaratır. Yablanovo’da öyle gürültü ve çığlıklar duyulur ki, âdeta savaş ya da tufan başlamışçasına, Omurtag’dakiler (Cuma/ Tırgovişte iline bağlı Osmanpazarı kenti. S.K.) bile titrer.
Cop ve yumruk türünden geleneksel zorbalık öğeleri de devreye girer. Novaçevo köyünde cop niyetine, korkunç ağrılara sebep olan fıçı yalıtım şeritleri kullanılır.
Sofya’dan özel olarak gönderilen Todor Saykov adlı sadist polis, tam anlamı ile kurbanlarının sırtından derisini soyan çok farklı türden özel bir cop kullanır.
Yablanovo’da insanların peşine karşı konmaz bir hışımla düşen iyi eğitilmiş özel MVR (İç İşleri Bakanlığı. S.K.) köpekleri de dondurucu etki yaratır.
Novaçevo’dan Ahmet Hasanoğlu’nun beş yaşındaki oğlu, karşısında dişlerini gösteren köpeği görünce, nerede ise dilini yutar. Olayların ardından yedi yıl (1985-1992. S.K.) geçmesine karşılık, çocuk hâlâ kekelemektedir.
Zorbalık teknolojisinin bir başka öğesi olan özel olarak getirilen kırmızı eşofmanlı dayakçılar, kullandıkları dövüş sanatları mucizeleri ile, gerçekleştirilen “faaliyet”e ayrı bir eğlence niteliği katarlar.
Fakat Yablanovo ile Novaçevo’daki özel “numara” (atraksiyon), İslimiye İlçe Savcı Yardımcısı Stoyan Stoyanov’un emri üzerine, erkek, kadın ve çocukları buzdan hayalete dönüştüren itfaiye araçlarıdır. Gradsko köyünden Hüseyin Mehmedov (böyle bir) araçla çiğnenir ve 15-20 gün sonra korkudan ölür. Ateşin karşısında oturmakta olan bir kadın, kucağındaki bebeği ile birlikte buz heykeline dönüşür. Filaretovo sakinlerinden biri zırhlı araçla çiğnenir; Novaçevo’dan Mustafa Hasanov ise öyle feci şekilde dövülür ki, günlerce koyun postuna sarılı olarak yatmak zorunda kalır.
Yablanovo, Novaçevo ve diğer köylerde on binlerce ve yüzlerce kişi dövülür yahut da İslimiye milis teşkilâtı cehenneminden geçer. Birçoğu -bir kısmı korkudan, diğeri utançtan,- uğradığı zulümlerle çirkin tecavüzlere ilişkin hâlâ suskunluğunu korumaktadır.
Tutuklular, tek parmakları duvara dayalı şekilde saatlerce durmak zorunda bırakılır ve yanlarından geçen çavuşlar veya sorgu hâkimleri tarafından gönlünce dövülürler.
Yablanovolu *Fedal Mustafov’un anlattığı üzere, dayak şekilleri çeşitlidir: Geleneksel yöntem olan susuzluk işkencesinden (hücreye bir teneke tuzlu peynir konur, lâkin su verilmez) başlanarak, yemeğe “bir şeyler”in katılmasına dek sürüp giden ve bunlardan insana nedensiz gülesi gelen işkenceler.
Küfürler ve ayaklara atılan tekmeler, enseye indirilen yumruklar ve anne adı ile alay etmeler gece gündüz sürer.
Ganev, Grınçev vs. işkenceci sorgu hâkimlerinin adları, Yablanovo’da günümüzde dahi dehşet yaratırlar.
Yablanovo’daki “etkinlik” esnasında, köy sokaklarını aşıran tanklar, megafonlardan yükselen askerî marşlar ve sözde vatansever haykırışları aracılığı ile yapılan manevî baskılar da devreye girer.
Bu satırları yazan, Nazi ve Stalin zulümleri ile örneksemelerden bilinçli olarak kaçınmaktadır: Onlar o denli aşikâr ve tanıdıklar ki, sınıflandırma ve yorum gerektirmezler. Fakat sonuçlara bir bakınız: Bu eylemi müteakip sadece iki yıl içerisinde Yablanovo’nun 5 bin kişilik nüfusu arasında hiç hatırlanmayan bir ölüm oranı baş gösterir. Çoğu kalp krizi ile beyin kanaması olmak üzere, 330’ü aşkın insan ölür. İsmail Mustafov hapiste iken, eşi kalp krizinden ölür. Kardeşi Sadık da, Sadık’ın oğlu İsmail de...
Eylemden 6 yıl sonra, dehşet hâlâ Novaçevo ile Gerlovo Balkanlar’ını dolaşmaktadır. İnsanlar, işkencecilerinden hiçbirinin -ne o zamanki OU MVR Âmiri (İç İşleri Bakanlığı İl İdare Âmiri. S.K.) general Ganev’in, ne ilk İslimiyeli partilisi Veliçko Petrov’un- cezalandırılmadığını görürler.
Eski İslimiye İl Adliye Başkanı Bojidar Suknarov, Yargıtay İdarî Mahkemesinde kariyer, hatta Çernobil davasına başkanlık bile yapar. İslimiye İl (Bölge) Savcıcı Dina Jelyazkova, her ne kadar binlerce kişinin hüküm giymesi veya Belene’ye gönderilmesi konusunda kendisi ile birlikte aynı nakaratı söyledi (iş birliği yaptı) ise de, hâlâ eski makamını işgal eder.
Eski İlçe Savcısı Stoyan Stoyanov ise, Büyük Halk Meclisinde vekillik dahi yapar.
İslimiye Emek Borsasının Şefi Goço Stoev ise, bir başka “köküne dönüş süreci” kahramanıdır...
MVR arşivlerinden zamanın birçok belgesi, hatta Yablanovo’daki Türkleri mahkûm eden 171/85 numaralı NOHD davası bile kaybolmuş durumda.
Suçlu(lar) yok ve “köküne dönüş” diye bir süreç olmamıştır.
 
 
    “Harikalar” Diyarı Bulgaristan
 
Son 20 yılda Bulgaristan’da görünürde birçok şey “değişti”.
Elinden kutsal yaşama hakkı insafsızca alınan Türklerin buna isyanı, yıllardır üstü örtülmeye çalışılan gizli etnik huzursuzlukları ortaya çıkardı. Sabır taşı çatladı, bardak dolup taştı ve dünyadaki gelişmelere koşut, Bulgaristan’ın iç savaşın eşiğine gelmesine ramak kaldı.
Tüm bu olumsuzlukları önleyip yükselen gerilimi gidermek amacı ile, “insancıl” komünist rejimi “göç” diye adlandırılan, fiilen ise Bulgaristan ve Türkiye tarihinin en büyük Türk sürgününü -yani, sıradaki soykırımı- başlattı.
Bu sözde “göç”, ülke ekonomisi ile birlikte, 45 yıllık totaliter/dikta rejimini de çökertti ve birkaç yıl içerisinde -Türk hükûmetlerinin, her zamanki gibi halkı ile birlikte, el ele, bağrına bastığı soydaşlarının maddî ve iyileşmesi imkânsız manevî yaralarını sarmaya çalıştığı dönemde,- Türkiye’nin de iyi niyet, yardım ve desteği ile, Bulgaristan NATO saflarında yer aldı.
Bir asrı aşkın kendi vatandaşlarını doğdukları topraklardan kovmakla ünlenen bu cambaz ülkenin, günümüzde İslimiye hava alanını üs olarak dünkü hasmı NATO’ya satmış olmasının yanı sıra, NATO’nun da çarçabuk Karadeniz’deki Emine Burnu üssüne çöreklenmiş olduğu gerçeği, kuşkusuz, bir “harikalar” diyarı için şaşırtıcı bir olgu değildir.
Ancak on yıldır Avrupa Birliği kapılarını aşındıran bir zamanların Demirperdesi ile Varşova Paktının SSCB’nden sonraki en ateşli bağlaşığının bundan sonraki hamlesini tahmin etmek, doğrusu, Bulgar dönekliğinin sınır tanımazlığına tanık olan benim geniş hayal gücümü bile zorlar!...
 
 
   Sonuç
“Domuz derisinden post olmaz,
eski düşmandan dost olmaz.”
 Türk Atasözü

 “Göç”ün ardından kavuşabildikleri Türk vatandaşlığı soydaşlarımızın geçmişteki ıstıraplarını bir nebze hafifletirse de, her yılın ilk ayı, o talihsiz kanlı Ocakta yaşadıkları (sıradaki) soykırım kâbusunu ve bu kâbusun sorumlularının cezasız kaldıkları gerçeğini hatırlatır.
93 Harbinden bu yana olduğu gibi; Bulgaristan Türklerinin 20 yıl evvel yaşadıkları isim değiştirme vahşeti ile 16 yıl evvel yaşadıkları zorunlu “göç” adlı sürgünün tüm belgelerinin Bulgar makamlarınca yok edilmesi yüzünden, bugün evrak üzerinde ne böyle bir suç işlenmiş görünür, ne de bu suçu işleyenlerden hesap sorulur.
Geriye, yalnızca o insanlık ayıbında verilen şehitler, “son” (?!) tehcir esnasında yitirilen yaşamlar, onulmaz yaraları işaretleyen izler ve geçmişin kekremsi anıları kalır...
 
Göçmen
 
Kimseye söylenmeyecek,   
Söylenmeyecek.
Acılar var içimde.
Gidiyorum.
Yabancılar memleketine.
Artık göçmenim.
Adımım göçmen.
Kalbim göçmen.
Her şeyim göçmen.
Arıyorum kendimi.
Ülkümü, evvelki benliğimi
Bulamıyorum...
Onlar ayrı,
Ben gerçeklere
Artık göçmenim
Göçmenim
Göçmen.
E.E.**
 
Yaşanan barbarlığı fark edip Türk azınlığına uygulanan maddî/fizikî-manevî baskıların suçlularının hâlâ cezalandırılmadığı (fiilen ise, hiçbir zaman cezalandırılmayacağı!) gerçeğini esefle bildiren yukarıdaki vicdan sahibi Bulgar asıllı yazarın dahi, insanî anlayışlarından dolayı kendi soydaşlarınca sanal âlemde hakarete uğradığını görmek, insanın ruhunu ayrıca sızlatıyor...
Zira pişmanlıkların olmadığı yerlerde, “kötülük teknolojisi”nin bir parçası olan eski cürümlerin yeniden hortlaması ve aynı derin acıların yeniden yaşanması, gayet doğal...
__________
 
* Georgi Popov, Yedi Yıl Sonra Suçlu(lar) Yok/“Köküne Dönüş Süreci”nin Teknolojisinden, Demokrasi Gazetesi, Sayı: 23 (599)
** İsmi gizli kalan bir Batı Trakyalı şair. Feyyaz Sağlam, Batı Trakya/Yunanistan’da Çağdaş Türk Edebiyatı Antolojisi, Kültür Bakanlığı, Ankara 1990, s. 136.
 
 
Makalenin yayımlandığı TDAV Türk Dünyası Tarih Dergisi ile, derginin eklemiş olduğu resimler.
Nisan 2005

http://www.geocities.com/kanatsemra2/y26

  Can Destan notları:

*Bilal Şimşir-Emekli Büyükelçi ve siyasi tarihçi,bilim adamı, diplomat.Şimdiye kadarı 66 cilt kitap ve 190 kadar bilimsel makale yazmıştır.”Bulgaristan Türkleri” adlı kitabı vardır.Atatürk için en çok eser veren yazarımız.Kıbrıs,Ermeni sorunlarını titizlikle incelemiştir.1992 yılında ,Ankara’da Dışişleri Bakanlığında ,bir tesadüf eseri kendisiyle görüşüp sohbet etmem, hayatımın mutlu anıları arasındadır.

*21 Ocak 1985—Deliorman’da, Razgratta birçok Türk erkeğine seferberlik uygulanmış,  toplanmış, uzaklara bertaraf edilmişti.21 Ocakta, sabah saat 4-te “askeri alarm”(“voenna trevoga”) söylenip evden alınmıştım…Kapıda gözyaşlı eşim,ellerinde 14 aylık küçük oğlum vardı.
Bu kişilere askeri yasalar işleyecek,yerlerinde isim değiştirme kampanyasında etkin tepki gösterememeleri düşünülmüştü  Sofya’da.Bu kişiler “Türkçülük”le işaretlenmişlerdi.Slivne Balkanında bulunduğum askeri kampa Genel Karargah’tan albay Stefanov gönderilmişti. Savunma Bakanı Dobri Dcurov’un Bulgar ordusunda Türk ismi kalmaması emri vardığını söyledi.Ben ise Yedek subay- Topçu idim (Kırım savaşından madalyalı dönen ecdadım Gazi Ali gibi)…
Yazılı emri görmek istedim, Anayasa’dan bahsettim.”Emirlere itaat etmeyenin sorumluluğunu bilirsiniz!” dedi.Ve sonra kızarak:
“SORU SORMAYACAKSIN ,SORGULAMAYACAKSIN!” bağırdı.
(«Няма да питаш! Няма да разпитваш!»)

Dünyam kararmış, başım dönmüştü.Salhaneye getirilmiş,gözleri bağlanmış “avanak öküz”, enenmiş hayvan yerine konmuştum.
 Asla,ömür boyu, unutamam bunu…
“Gönüllü” formu imzalamadım. Ayaz gece yarısı, bekçileri olan buzlu hendekte Kalava’lı (Dyankovo-Rz) Erdinç’in ellerini hatırlıyorum.Karla kanlı yüzümü siliyor,kırık gözlüklerimi yanıma toplamış, morarmış şiş dudaklarınla gülümsemeye çalışıyordu.O karlı buzlu, kanlı 23 Ocak gecesi Kardeş etmişti bizi. . .
 NE  KADAR  BENZER  ÖYKÜ  DOLU, İÇİNDE TAŞIR  NESLİMİZ !

*****************************************************

Alıntıdır: http://www.balkanlar.net/forum/index.php?topic=5043.0

« Son Düzenleme: Ocak 23, 2008, 17:19:07 Gönderen: Can Destan » Logged

" İRADENİ İDARE ET,VİCDANININ ESİRİ OL !" -  Mevlana
                                 *
Can Destan
" Panta rei !"
Onursal Üye
*****

Popülarite: 954
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1.882


Deliorman'a Türkçe kitaplı el uzat!


« Yanıtla #6 : Aralık 25, 2008, 11:20:15 »


        26 aralık 1984 yılı.
Bulgaristan Türklerine karşı  etnik soykırımının  artık saklanmayan,başlangıcının  aktif ilk günü.
 Katliam  başlamıştı.
Bu gün,
 bir  anda bir Bebek,
bir Türk Kız Yavrusu Ölümsüzlüğe Kavuştu.
Türkan melek ,
“ASLA  UNUTMAYACAĞIZ!” sembolü olmuştu.
             perdono
Bu günü asla unutmamalıyız.
Bu gün milli belleğimizden silinmemelidir.
Bu  günü asla unutmayın Bulgaristan Türkleri gençliği!
    Sevgi ve saygılarımla.

Logged

" İRADENİ İDARE ET,VİCDANININ ESİRİ OL !" -  Mevlana
                                 *
Gultkn
İlgili Üye
**

Popülarite: 5
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 68



« Yanıtla #7 : Aralık 25, 2008, 11:32:15 »


        26 aralık 1984 yılı.
Bulgaristan Türklerine karşı  etnik soykırımının  artık saklanmayan,başlangıcının  aktif ilk günü.
 Katliam  başlamıştı.
Bu gün,
 bir  anda bir Bebek,
bir Türk Kız Yavrusu Ölümsüzlüğe Kavuştu.
Türkan melek ,
“ASLA  UNUTMAYACAĞIZ!” sembolü olmuştu.
             perdono
Bu günü asla unutmamalıyız.
Bu gün milli belleğimizden silinmemelidir.
Bu  günü asla unutmayın Bulgaristan Türkleri gençliği!
    Sevgi ve saygılarımla.



Dun gibi hatirliyorum 26 Aralik 1984 yilini. O zaman 7 yasindaydim. Turkanin vuruldugu  gun  geceyi  daglarda gecirmstik.
Logged
Taran Kedi
Moderator
Onursal Üye
*****

Popülarite: 483
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5.830


Tozcu


WWW
« Yanıtla #8 : Aralık 25, 2008, 11:40:11 »

Türkan bebeği asla unutmayacağız, o, bizim haklı davamızın sembolü, komunist bulgarların hayvanlığının, insan kılığından çıkmışlığının, Balkanlarda yapılan Türk soykırımın en dramatik hatırası haline gelmiştir. Toprağı bol, mekanı cennet olsun.

Birde bi kaç eleştiri ve tespit yapmak istiyorum.
Eleştireceğim mevzu bir film, filmin adı ÇALINTI GÖZLER.
Bu filmde de sanırım Türkan Bebeği anmak amacıyla senaryo gereği meydanda toplanan Türklere müdahale eden bulgarlar, küçük bir bebeği öldürmüştü. Bundan sonra bebeğin annesinin ps...olojisi bozuluyor, hastaneye yatıyor, bir sürü şeyden sonra kader onu çocuğunu katleden bulgarla karşı karşıya getiriyor. İşte bundan sonra ne olursa oluyor. Kadın, yavrusunu katleden o bulgarla aşk yaşamaya başlıyor.
Bu filmin senaristlerinin Allah belasını versin, Türkan bebeğin anısını böyle saçma sapan senaryolar ile yaşatamazsınız ey kendini bilmezler.
« Son Düzenleme: Aralık 25, 2008, 11:50:03 Gönderen: Taran Kedi » Logged





Taran Kedi
Moderator
Onursal Üye
*****

Popülarite: 483
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5.830


Tozcu


WWW
« Yanıtla #9 : Aralık 25, 2008, 12:43:39 »

Arkadaşlar, ben daha fazla dayanamayıp Hürriyet gazatesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul ÖZKÖK'e Türkan Bebek ile ilgili bir mail gönderip, hem kendi hemşerisi olan Türkan Bebeğin anısına küçük bir küpür ayırmalarını rica ettim. Eğer bu konuda birşey yapılmazsa hiç olmazsa gelecek seneden itibaren aramızda para toplayıp gazetelere tam sayfa ilan verelim.
Logged





Sayfa: [1] 2 3
Balkanlar.Net  |  Balkan Dünyası  |  Tarih  |  Konu: 26 ARALIK 1984 ... « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer:  



    MKPortal C1.2.1 ©2003-2008 mkportal.it
    Bu safya 0.03205 saniyede 22 sorguyla oluşturuldu

    Emlak ilanları, araba ilanı ver Blog