Belene, yılan, çiyan dolu bataklık bir adaydı. Komünistler, muhaliflerini ve Türkleri oraya sürüp yok ediyorlardı. Açlık, çıplaklık ve dayaktan öldürdükleri insanların araba araba cesetlerini domuzlara yediriyorlardı. Buz kütleli sular Belene'yi basıp domuzlar sürüklenince insanlar domuzlara yem olmaktan kurtuldu. Fakat bu sefer öldürülen insanlar Tuna'ya atılmaya baÅŸlandı. Belene kampından saÄŸ kurtulan Bulgar Vasil Lilov Kazanski, Ölüm Kampı Belene adlı kitabında, "Dışarıdan ne kadar mahkum gelirse o kadar mahkum öldürülecek" emri gereÄŸi 110 bin kiÅŸinin öldürüldüÄŸünü söylüyor Bulgaristan'da gidenin geri gelmediÄŸi Belene zulmünden kurtulduktan takriben 20 yıl sonra Türkiye'ye gelen Embiya ÇavuÅŸ, bu tecrübeden sonra yaÅŸamaktaki maksadının, yaÅŸadığı ve gördüÄŸü olayları yazıp çizerek gelecek nesillere belge olarak bırakmak olduÄŸunu söyleyerek ÅŸöyle devam etti: "15 Kasım 1926'da Åžumnu vilayeti Mahmuzlu köyünde doÄŸdum. DoÄŸduÄŸum yer, Bulgaristan Türklerinin %70'inin yaÅŸadığı Deliorman yöresi, Tuna Nehri, Dobruca yaylaları üçgeninde bulunan, bir zamanlar ormanlık ve göz alabildiÄŸine düzlük münbit bir yer olduÄŸu için göç etsin diye Türk halkına baskılar, iÅŸkenceler, öldürmelerin yapıldığı bir tarihi Türk otağıdır. Atalarım Konyarlı, anam Kırım Türkü. Üç kız kardeÅŸim var. Anam, babam İzmir'de vefat etti. EÅŸim Hanife ÇavuÅŸ, yüksek ebe-hemÅŸire, kızım İdil tıp doktoru. ABD Yale Üniversitesinde beyin hücreleri üzerine araÅŸtırma yapıyor." Komünistler Türk okullarını kapattılar, Türkçe'yi yasakladılar Aile efradı hakkında bu bilgiyi sunan Embiya ÇavuÅŸ, eÄŸitim dönemi hakkında bir kesiti de ÅŸöyle aktardı: "1944'den önce 2 milyondan fazla Türk'ün yaÅŸadığı Bulgaristan'da, Türk okullarında eÄŸitim Türkçe ve Bulgarca yapılmaktaydı. İlk okul 4 yıl, Orta medrese 4 yıl, RüÅŸtiye ise 3 yıldı. Bulgaristan'da lise ayarında tek bir okul vardı, o da Åžumnu'da idi. 4 yıllık nüvvab ve âli kısmı 2 yıl olan bu okullar resmi deÄŸildiler. Bunları bitirenler Türk okullarına hoca, müftülüklerde imam hatip olmaya hak kazanırlardı. Komünizmden önce Osmanlı zamanında kurulmuÅŸ okul, cami ve müftülüklerin yan gelir ve kaynakları, arazi ya da binaları vardı. Ama komünistler bunların tümünü, yönetime gelir gelmez devletleÅŸtirdiler. Daha sonra da Türk okullarını kapatıp Türkçeyi yasakladılar. Bulgar tedrisatını uyguladılar. Ben, 4 yıllık ilkokulu, RüÅŸtiye, Medrese ve teknik okulu bitirdikten sonra nüvvabın son sınıfındayken ilelebet olmak üzere Bulgar okullarından tard edildim. Sonra da mahkumiyet devri baÅŸladı." Nazım Hikmet'e verilen rol Bundan sonra Embiya ÇavuÅŸ ile sohbetimiz soru cevap ÅŸeklinde geliÅŸti. Biz sorduk, o cevapladı. * 1944 yılında, bilindiÄŸi gibi komünizm, özellikle Rusya'da, Türklere karşı bir asimilasyon ve soykırım politikası uyguladı. Bunun Bulgaristan'daki sonuçları ne oldu? Embiya ÇavuÅŸ- "1944'te, komünizmin Balkanlara gelmesi, komünizm perdesi ardında Panslavizmin bölgeye yerleÅŸmesi olacaktı; eÄŸer komünizm çökmeseydi. Komünizm daha ilk adımlarında 4 milyona yakın Türklerin temizliÄŸine giriÅŸti. Göçler baÅŸladı. Dünya kamuoyunda komünizme karşı kötü imaj oluÅŸturması endiÅŸesiyle bu göçleri durdurmaya karar veren Moskova, Rusya'ya iltica eden Nazım Hikmet'i devreye soktu. Nazım; Bulgaristan'da yaÅŸayan alevilerin arasında yaptığı konuÅŸmada, "Göçü durdurun. Burada okuyup tahsil yaptıktan sonra hep birden Türkiye'ye gideceÄŸiz" dedi. Kapanmış olan Türk okulları açıldı. Türkçe eÄŸitim baÅŸladı. Üniversite ve baÅŸka Türk okulları açıldı. Bu okulların öÄŸretmenleri genelde Azerbaycanlıydı. Moskova'nın amacı Bulgaristan Türkleri arasından yetiÅŸtirdiÄŸi kadroları Türkiye'yi komünistleÅŸtirme planında kullanmaktı, ama geri tepti. Bulgaristan okullarında yetiÅŸenler, üniversite tahsili yapanlar da dahil komünist deÄŸil Türk milliyetçisi oldu. Polonya vatandaşı, Slav kökenli Nazım'ın planı Kremlin'i hayal kırıklığına uÄŸrattı." 43 camiden tek cami kaldı * Todor Jivkov dönemindeki Bulgar zulmünü anlatır mısınız? Embiya ÇavuÅŸ- "Azılı bir diktatör olan Jivkov, 500 yıl Osmanlı esareti imajı yaratarak zulüm yaptı. Sırtını Moskova'ya dayayarak, Türk halkını köy ve ÅŸehir meydanlarına topladı. Beyaz adamın kızılderililere yaptığını yaptı. "Siz bugünden itibaren Türk deÄŸilsiniz. Atalarınız, Dragan, Petkan, Maria, İrina'dır" deyip ellerine Slav kimlikleri verildi. Dünya da, "Kendi rızası ile soyuna dönme" açıklaması ile aldatılmaya çalışıldı. Asimilasyon hızlanmıştı. Jivkov, daha da ileri gidecekti ama beklenmedik bir ÅŸekilde çöküÅŸtü. Bir milletin yok edilmesi için tarihi eserlerin ortadan kaldırılması gereklidir. Jivkov, buldozerlerle mezarlıkları, camileri ve köprüleri yıkmaya baÅŸlamıştı ama Kremlin düÅŸtü. Ben, Balkanları ve Bulgaristan'ı tanıdığım gibi Türk dünyasını da tanırım. 1944'te, Åžumnu'da 43 camii vardı. Mescitleri ve tarihi binalarının hesabı olmayan bu tarih dolu ÅŸehir Bulgaristan'ın İstanbul'uydu. Asimilasyon sonunda, 1989'da, ayakta, bir tek Tombul Camii kaldı. O da BirleÅŸmiÅŸ Milletler koruma altına aldığı için kaldı. Komünizm çökmeseydi Bulgaristan'da ne Türk, ne Müslüman kalmazdı. Balkanlardaki Slavların, Türk insanına karşı olan tarihi düÅŸmanlığı sürüp gidecektir. Bugün Bulgaristan'da 2 milyon Türk, 600 bin Müslüman, Rum, Çingene, 700 bin Kuman,Pomak Türk'ü Müslüman ve 3.300.000 Bulgar yaşıyor. Bugün Balkanlar, Osmanlının yerini almak için çalışan Yunan ekonomi ve siyasetinin altına girmiÅŸtir." Gelecek nesiller için hayat * "Yıllar boyu insanlık aradım, eÅŸitlik aradım, ama çaresizlik beni ezilen halkımın var olma mücadelesine itti" diye bir cümleniz var. Buradan hareketle Bulgaristan'da verdiÄŸiniz mücadeleden biraz bahseder misiniz? Embiya ÇavuÅŸ- "Ben, gençlik yıllarımı, Türkiye ve Türklere karşı ebedi düÅŸman olan bir ülkede yaÅŸadım. Halkının haklarını savunacaksan bilinçli mücadele gerekir. Bulgaristan'da bu ÅŸartları elde etmek çok güçtü. İstihbarat ve denetimler, bilhassa komünizm döneminde çok sıkıydı. Ben ilk adımlarımı etki tepkiyi yaratır ÅŸeklinde attım. ÇizdiÄŸim Türk bayraklarını ve afiÅŸlerini yol boylarına diktim. Resim teorileri okudum. TeÅŸkilatımızın gereksinimi, askeri mevzilerin planları derken, porselen fabrikası dekorasyonunda Çinli ve Beyaz Rus ressamları ile çalışarak, komünist sistemin porselen ve seramik sergilerine iÅŸtirak ederek temsil ettiÄŸim fabrikaya ödüller kazandırdım. ÇizdiÄŸim eserler Kremli müzesinde yer aldı. Berlin, Londra, Finlandiya önderlerine Bulgar devleti tarafından verilen porselen takım hediyelerini ben hazırladım. O yıllarda porselen sanatında dünyada 4. sırayı alan Bulgaristan'ın, yaptığı anlaÅŸmalarla bilgi alış veriÅŸi için gönderdiÄŸi uzmanlar heyeti içinde Polonya ve Rusya'nın çeÅŸitli bölgelerine gidip incelemeler yaptım. Karma sergilere katıldım. Bazı eserlerimi, Bulgaristan'da, Türkiye'den Almanya'ya giden iÅŸçilere, Türkiye'de almak üzere vermiÅŸtim. Ancak 4 tanesini alabildim. Türk dünyasının yaÅŸadığı dramı anlattığım çalışmalarım, Türk insanına karşı iÅŸlenen iÅŸkence, soykırım ve zorunlu göçleri, gelecek nesillere aktarmak yönünde belgesel nitelik taşımaktadır ve özel bir resim tarzıdır." Karşıtlarını yok etme üzerine kurulu sistem * 4 yıl pranga, 6 yıl Belene, 6 yıl da baÅŸka bir yerde hücrede geçen 16 yıllık hapisten sonra müebbet cezanız 101 yıla indirilmiÅŸti. Biz, sizin yaÅŸadığınız Belene Kampı olayını filmlerden ancak tanıma imkanı bulmuÅŸtuk. 6 yıl kaldığınız bu Belene hakkında neler anlatacaksınız? Embiya ÇavuÅŸ- Evet 16 yıl. Tonlarca kitap yazılabilecek bu konunun detayına girmeden önce komünist sistemdeki hapislik ve kamplardaki ÅŸartların ne kadar insanlık dışı ve iÅŸkencelerle dolu olduÄŸunu bilmek lazım. Komünist sistemin anlayışına göre siyasi mahkum olamaz. Zira bu sistem eÅŸitlik ve sosyal adaletli olduÄŸu için insana baskı yapmazmış(!). Komünizmde, sosyalizmi kurmak için savaÅŸan bizlere karşı gelenler insanlık düÅŸmanıdır ve onları yok ederiz, prensibi geçerlidir. Komünizmde, siyasi prestipnik mahkumları vardı. Komünist Parti kararı tek karardı. Onlar da yok edilmeliydi. Hapishanelerde hücre sistemi olup günde 250 gr siyah ekmek, 1 çarpak, 250 gr da bulaşık suyu verilirdi. Siyasi suçlu isen dışarı ile irtibat kurman yasaktır. Åžartlı olarak salındığımda daha geride 101 yıl hapis cezam vardı. İnsanlar domuzlara yem edildi 6 yıl kaldığım Belene adası, Tuna Nehri üzerinde, yılan, çiyan dolu bataklık bir adaydı. Komünistler, Bulgaristan'a geldiklerinde, tüm kralcıları ve rakiplerini oraya sürüp yok ediyorlardı. Kokan bataklıklarda daha sonra domuz çiftlikleri kurarak, adaya sürdüklerini öldürüp domuzlara vermeye baÅŸladılar. Yalnız öldürüp yok etmek amacı ile çalıştırıp, açlık, çıplaklık ve dayaktan öldürdükleri insanların araba araba cesetlerini domuzlara verdikleri yıllarda oradaydım. 1950'den 1956'ya kadar... Ancak bu adayı buz kitleli sular basınca domuzlar sürüklenip gitti. Bu sefer öldürülen insanlar Tuna'ya atılmaya baÅŸlandı. 1956'da, BirleÅŸmiÅŸ Milletlerin müdahalesi ile kurtulan ve geri kalan az sayıda mahkumun içinde ben de vardım. Dünyanın üç barbarlığından biri olan Belene kampından saÄŸ kurtulan Bulgar Vasil Lilov Kazanski, yazdığı Ölüm Kampı Belene adlı 316 sayfalık kitabında, "110 bin kiÅŸi öldürüldü. Emir verildi. Dışarıdan ne kadar mahkum gelirse o kadar mahkum öldürülecek. Cesetler, araba ile eÅŸek adasına götürülüp domuzlara veriliyordu" diyor. Yıllar sonra, 2002 Mayıs ayı başında bu kitabın bir filmi Bulgar televizyonunda gösterilmiÅŸ. Öyle ya da böyle Bulgar tarihinde bu barbarlık kara bir lekedir. EÄŸer bu vahÅŸet olmamış olsaydı Vasil Lilov, kendi tarihini bu kitapla lekeler miydi? TRT de bir Belene filmi yapmıştı. Yapım aÅŸamasında yardımcı olduÄŸum bu film gerçekleri vurgulamaktan çok uzaktı. Yapımcılara hakikatlerin saptırıldığını söylediÄŸimde, "Biz kendi kalıbımıza uydurduk" demiÅŸlerdi. Kurtulan birkaç yüz kiÅŸiden biri * Belene'den nasıl kurtuldunuz? Embiya ÇavuÅŸ- 1956 yılında, Rus ve Bulgar orduları, komünizme karşı ayaklanan Macarları bastırmak için BudapeÅŸte'ye girmiÅŸlerdi. Batılılar da komünist devletlerin semalarına istihbarat balonları gönderdiler. BirleÅŸmiÅŸ Milletler elde ettiÄŸi bu istihbaratlarla Bulgaristan'ı sert bir ÅŸekilde kınayarak Belene kampının kapatılmasını istedi. Böylece orada kalan bir kaç yüz kiÅŸi hapishanelere sürüldüler.
Ne denılebilirki belene konusunda aslında kelimeler cok yetersiz kalır.En iyi de o acıyı o vahşeti yaşayanlar bilir.Vahşeti yaşatanlar ise insan zaten değil!.bir yakınım tam koskoca 4 yıl yaşamış o vahşeti.Anlattığı her olayda tüylerim diken diken oluyor resmen.Olamaz nasıl bu kadar cani olabilirler diyorum her seferinde.Yazık koca 4 yıl sadece 4 yılla kalınsa etkısı hala uzerınde hala rüyalarında hala attığı her adımda hep aklında!UNUTULUR MU!!!...
Tarih bir milletin hafızasıdır. Hafızasını kaybeden milletler ise yok olmaya mahkumdur. Bu gerçek özellikle Türk milleti için çok büyük anlam taşımaktadır. Çünkü, dünyaya adalet, huzur, güven dağıtmış bu milletin tarihi, zayıf düştüğü anlarda, kendine uygulanan zulümlerle, soykırımlarla yazılmıştır. Bulgaristan Türklerinin yaşadığı Belene kâbusu bunlardan sadece bir tanesidir. Ressam ve porselen uzmanı Embiya Çavuş, çağlar boyu Türk boylarına, Osmanlılara, Avrupa kapılarını açan sihirli Tuna, Balkanlar, Dobruca ve Deliorman üçgeninin birleştiği Şumnu?ya bağlı Mahmuzlu köyünde, 1926 yılında doğdu. Bulgaristan Türkleri için 1984 yılında başlatılan ve 1989?da doruğa ulaşan asimilasyon uygulamasında esir kampı olarak adını duyuran ?Belene? kampında 6 yıl başta olmak ( 1950?1956), 4 yılı da prangalı olmak üzere toplam 16 yılını hapiste geçirdi. 1978?de Türkiye?ye geldi. Bulgaristan Türklerinin yaşadığı soykırım, zorunlu göç, asimilasyon gibi acı gerçekleri anlatarak başladığı koleksiyonunu, Türkiye?ye geldikten sonra, tüm Türk dünyasına karşı işlenen insanlık facialarını yorumlayan eserlerle genişletti. ?Türk Dünyasının Kültür Varlığı ve Yaşadığı Dram? adıyla, yurtdışı ve yurtiçinde 100?ün üzerinde sergi açtı. Vatan hasretini bilmek ?Siz vatan hasretini bilir misiniz?? diye soruyor ve devam ediyor Embiya Çavuş: ?Gurur ve yaşam kaynağıdır o. Buram buram yuvarlanan bir ateş gibi yakar insanın içini. Bazen sıcak bir acının çıktığını duyarsın burnundan ve gözlerin hep onu arar, hicran ufuklarının ardında. Anayurttan uzak ve Balkanlarda Türk olmak ateşten gömlek. 500 yıllık Osmanlı hakimiyetinin bedelini ödersin onur kırıcı işkenceler çekerek Bulgar?dan. İnsanlığa, Türk dünyasına karşı yapılan barbarlıkları görmezlikten gelemezdim. Gelecek nesillere uyarı ve ibret olsun diye 20. Yüzyılın kronolojik gerçeğini çizdim. Şimdi yarım asır sonra kendime soruyorum: ?Zaman tüneli miydi yoksa kâbus muydu belleğimde oluşan hatıralar?? ? Çeliğe su veren mücadele Dava arkadaşı merhum Ahmet Şefik Şerefli, Embiya Çavuş?u şöyle anlatıyor: ?Davasıyla, sanatıyla milli çizgide adımlayan bir mücahit ressam. Onu yoğuran da, çeliğine su veren de mücadelesidir. O yolundan, çizgisinden hiç şaşmadı. Milliliği yaşadı ve savundu. Yağlı boya tablolarında onu sanatlaştırdı. Yaşamını Türk dünyasının varlığına adamış ve darağacından kurtulmuş bir kardeşimizdir. Ona hiç bir zulüm baş eğdirememiştir.? Benlik adına direten biri Ethem Baymak ise şu dizelerle anlatmış bu Belene gazisini: ?Biri var oralarda Biri var bizi biz kılan Biri var öze öz katan Biri var bilirim o bir ressamdır. Mangal yüreğiyle Çileli fırçasıyla Rumeli yazgısıyla. Biri var oralarda Biri var acıyan yaraya tuz eken Biri var benlik adına direten Biri var bilirim o bir ressamdır. Renk cümbüşüyle Kanayan yarasıyla Barışçıl mesajıyla. Biri var bilirim O bir insandır İnsan...? Gâvurların Türk halkına yaptığı Evet! Balkan Türklerinin acısını bizzat yaşayarak her biri birer anıt değeri taşıyan tabloları ile Türklerin şahsında insanlığa karşı işlenmiş suçları, haksızlıkları, zulüm ve işkenceleri yansıttığı tuvalle hafızalara kazıyan ressam ve porselen ustası Embiya Çavuş?un ruh dünyasına girmeye çalıştık. Biz sorduk, o, özellikle bugünün hafıza kaybına uğramışlarının ders alması için cevap verdi. Yüzyıllardır, gittiği her yere adalet, insanlık ve refah götüren Osmanlının torunlarına 20. Yüzyılda, Balkanlarda, Bulgaristan?da reva görülen muameleleri anlattı. Embiya Çavuş?la olan söyleşimiz, ?Embiya Çavuş kimdir?? sorumuza içinde ne de çok şey barındırdığını göreceğiniz şu cevapla başladı: ?Hafızamdaki çocukluk hatıramla başlayayım. Dedem, ocağın başında oturuyor, bana kızak yapıyordu. Birden bir gürültü ve ağlayışlar etrafı sardı. Evimizin içi bir anda kanlar içindeki insanlarla doldu. Kucaklarında ağlayan çocuk ve bebekleri, sırtlarında yarı yanmış yaralı ve ölüler vardı. Bu hazin manzaradan dolayı çıldırmıştım. Herkes kendi derdinde idi. Ben de sığındığım bir köşede uykuya dalmışım. Sabah oldu, çıt yoktu. Sokaklarda sessizce gelip giden akrabalar ve komşularda matem, her yerde cenazeler vardı. ?Ne olmuş?? soruma babamın cevabı, ?Oğlum! Sen evin içinden çıkma sakın. Küçüksün, korkarsın? olurken, Büyükannem, ?O da bilsin gâvurların Türk halkına yaptığını. Kücahmet (Küçük Ahmet) köyünü, insanları, hayvanları ve evleriyle yakmış gâvurlar? diyor ve başını sallayarak ağlıyordu. Bu, Türklere yapılanların ne ilki ne de sonuncusuydu. Ama benim hafızama, sokaklarda, kırlarda dövülüp asılmak buradan yerleşmeye başlamıştı. Bir akşam babama, ?Gâvurlar neden Türkleri dövüyorlar?? diye sordum. ?Oğlum! Sen daha küçüksün. Büyüdükçe anlayacaksın. Biz Türk?üz, onlar gâvur da bizi ondan dövüyorlar. Nerede olursan ol gâvur gördün mü ev ya da bir Türk evine saklan. Türklerin giydiği urbaları bilirsin. Gâvurlar kalpak ve fistan giyer. Onları gördüğünde eve kaç ve kapıları kilitle. Eğer tutarlarsa seni domuzlara verirler? dedi.? Sokaklara Türk bayrağı dikme cesareti ?Kendi kendime hep, ?Neden gâvurlar hep Türkleri dövüp tarladan mallarını, hayvanlarını alıyorlar da Türkler ağlamaktan başka bir şey yapamıyor?? diye soruyordum. Bir gün Büyükannem, ?Gâvurların askerleri var, bizim yok. Senin büyük deden Embiya Çavuş?u, Silistre kalesinde gâvurlar öldürmüşler. Büyük amcan Mehmet?i de.? Sonra Türklerin bayrağını sordum. Büyükannemin anlattıklarına göre çizdiğim bu bayraklardan bazılarını köye giren sokaklara diktim. İlkokulda oturduğum rahlenin üzerine de bayrak çizdiğim için gâvur hocadan bir çok şamar yemiştim. Ben işte böyle esir bir toprakta yaşamaya çalıştım. ?Dedeleriniz 500 yıl boyunca bizleri kesmiş. Şimdi de biz,sizleri yok edeceğiz? diyen gâvur, kimliğine hiyanet etmiş kahpe Bulgar, yüzyıllarca yaşadığımız o toprakları, mal ve mülklerimizi elimizden alıp yokluğa ya da zorunlu göçlere sürdü bizi.? Bulgarın İstanbul?u alma hayali ?İkinci Dünya Savaşında, Almanlar, Bulgaristan?a geldi. Bulgar, İstanbul?u almak için sokaklara döküldü. Sonra Bulgarların Slav dedesi Ruslar geldi. Bulgar Komünist Partisi Başkanı Georgi Dimitrov, ?Osmanlı kalıntılarının Balkanlardan atılması zamanı geldi. Bulgaristan?da Türk yoktur. Türk diye adlandırılanlar Slav kökenli Müslümanlardır. İstanbul?a değil Moskova?ya yalvarıp dua etmelidirler? dedi. Hatta Slav kökenli Nazım Hikmet, Türkleri yanıltmakta başarılı olamayınca, Moskova, Türklerin jenosidini katil Jivkov?a bıraktı.? Hep ağlayarak yoğrulan hamur ?İnsan doğduğu şartlara göre gelişip yaşar. Ben de o çağımda yaşadıklarımdan bir kaçını, küçüklüğümde yoğrulduğum hamuru anlatmaya çalıştım. Zira bizi insan saymıyor Bulgar. Türkler de insandı. Onlar da insanca yaşamak istiyorlardı. Küçük yaşımdan beri gülmedim, halkımla beraber ağladım. Takdir mi desem; yoksa, beynimle vicdanımın aldığı yaradan mı bilmem, anavatanımdan uzaklarda, milli kimliğime yapılan hakaretler, sert tepkilere yol açtığı için, 1946 yılında, Bulgaristan Türklerinin, daha sonraları da Balkanlardaki Türklerin varlıklarını ve benliklerini korumak için, dört arkadaşımla birlikte tüzüklü bir gizli örgüt kurdum. Arka planda üçer üyeli şubemiz vardı. Zamanla Rusların Bulgaristan?a yerleştirdikleri füze ve askeri malzemeler teşkilatımızı casusluk işine sevk etti ve ele verildik.? Prangalı mahkum ?Bulgaristan Devletini yıkmak için tüzüklü örgüt kurmaktan ve casusluk yapmaktan dolayı mahkeme edildik. Mahkeme, örgüt kurmaktan 1, casusluktan 1, Tito?ya güya suikast hazırlamaktan 1 olmak üzere 3 ölüm cezası, diğer arkadaşlara müebbet ve 20?şer yıl hapis cezaları verdi. Ben, 4 yıl prangalı mahkum olarak hücrede kaldım. 6 sene Belene?de, 6 sene de Plevne ve Sofya hapishanelerinde, yine hücrede kaldım. Bu sırada patlak veren Macaristan olayı Birleşmiş Milletler teşkilatını harekete geçirdi ve Bulgaristan?ı affa zorladı. Sofya, tekrar bir suç işlersem ölüm cezamın yerine getirileceği şartı ile arkamda daha 101 sene hapis cezası bırakarak beni tahliye etti. 1978 yılında yarı mübadele ile Türkiye?ye geldim. Dış ülkelerde Türkiye?ye hizmet nedeniyle vatani hizmet tertibinden emekli kabul edildim.?.....
Bizler daha o senelerde dünyada bile yokmuşuz,siz daha o zamanlar neler çekmişsiniz! Benim de bir komşum,9 ay oraya sürülmüştü ,bu yazıyı okurken onu hatırlattı bana.Oradan döndüğünde sağlığı tamamen bozulmuştu,çok sürmedi hakkın rahmetine kavuştu.Bir gün babama biraz anlatmış orası hakkında:- "Hüseyin demiş tek kişilik hücrede o kış soğuunda suyla dolu zemin.Bir gün öyle dövdüler ki kolum yerinden çıktı,bir hafta öyle beklettiler ,acı çekmem için." Allah rahmet eylesin !Nur içinde yatırsın ,oralarda dini için işkenceye uğramış ve hayatını kaybetmiş din kardeşlerimizi! Biz gençlerede bir ibret olur inşaallah ,kafirden hiç bir zaman dost olmaz!